BASINDA BİZ
SPORDA ŞİDDET VE KOŞUYORUM DİYEN ÖLÜM 04/05/2016

 

04 Mayıs 2016 Çarşamba, 00:33:42 Güncelleme:08:42:14

Umur Talu

Umur Talu

 

İnsan haklarından vicdan-düşünce-ifade özgürlüklerine…

Hak, özgürlük, haysiyet meselelerinde hep kendimize yahut sadece belli bir kesime yontarak idrak ettiğimiz bir hayatımız var.

Haliyle o hayat, bayat! Çürümüş, kokuşmuş.

İçindeki vicdan, insanlık, hakkaniyet, adalet dozu, ancak hepsinin tozu kadar.

Canı yanan bile başkasının da canının yandığını…

Acı çeken dahi bir öteki acıyı…

Hoyratlığa, zalimliğe maruz kalan da öteki mazlumu bilmek bir yana, bulmak dahi istemiyor.

 

***

 

Yukarıdaki başlığı, “Trabzon’da hakeme saldırı, her yerde tribünde taşkınlık, Ankara’da zaten hep cezalı olan Amedspor yöneticilerine linç” yüzünden atmadım.

Onların yanlış şekilde “Sporda Şiddet” diye adlandırılmasından da sıtkım sıyrıldı.

O eylemlerin çoğu nefret şiddeti!

İçimizdeki sıradan faşizmin, top yuvarlaktır demeyip köşeli kafalarla koştuğu hakaret, nefret, şiddet eylemleri.

Haksızlığa başkaldırı”dan ziyade, baş ezme, kafa koparma kültürü yahut kültü!

Sahaya inip o hakeme bir çakacaktım” diyebilen başkanların karizmatik bulunduğu…

Saydığım büyüğüm aradığı için serbest bıraktırdım alıkonulmuş hakemleri”diyebilen başkanların demek ki büyüklerle hemhal olduğu bir yerde bunun adı“Sporda şiddet” değil, iyi günde-kötü günde, kendi sahanda-deplasmanda, yurdun her köşesinde, her şartta nefret ve şiddettir.

Her gün onca “şehit” verilen, onca sivilin can verdiği, canlı bombaların seri katliam yaptığı, durmadan “şu kadar terörist etkisiz hale getirildi” diye açıklama yapılan, kadınların, çocukların, çalışanların sürekli şiddete maruz kaldığı, en tepeden en araziye kadar herkesin nefret lisanıyla bağırdığı, TBMM’de şiddete başvurmuş mebuslara “destan yazdınız” denebilen bir ülkede, “Sporda şiddet”olsa ne olur, olmasa ne olur!

İnanın yine de şiddetin en az olduğu yerdir; yatıp kalkıp dua edilsin “Top”a!

Hiç olmazsa, sarı kartı var, iki sarıdan kırmızısı bile!

 

***

 

Geleyim başlığa.

İşte bu tamamen “Sporda Şiddet.”

Şöyle de diyebiliriz: “Sporda Şiddet”te Menemen Vakası!

 

***

 

Kısa süre önce, Ege’de bir askerî denetleme.

Sabah 9’da spor tesislerinde toplanan birlik (ve beraberlik), 12.30’da olması gereken istirahattan da “men” ediliyor, Menemen’de.

Onca insan “Bekle” emriyle beklerken, emri verenler istirahatta muhtemelen.

Emir kulları” aç ve susuz.

14.30’da 3 kilometrelik koşu başlıyor.

Kimseye “koşamayacak olan, kendini iyi hissetmeyen var mı” diye sorulmadan.

48 yaşında, 31 yıllık, emekliliği geldiği halde, biri üniversitede iki çocuğun okul masrafları için “koşmaya devam” eden Astsubay Hasan Cortan’a da sorulmuyor.

3 bin metreyi tamamlayıp (muhtemelen amirlere madalya, yani sicil kazandırdıktan sonra), fenalaşıyor, kalp krizi geçiriyor.

Doktor, yani Tabip Üsteğmen de mekik ve şınavlardan sonra 3 kilometre koşmuş, o sıra istirahatta. Koşup geliyor. Askeri ambulans müdahale için yetersiz. 112 geliyor.

Neden sonra kalp çalışıyor ama beyin hasar almış, bilinç çoktan kapanmış.

Önce Menemen, sonra İzmir’de hastane.

Bu ayrıntıların hepsi, Tabip Üsteğmen ile tanık üç astsubayın imzaladığı tutanaktan.

Ailenin avukatı Erkan Akkuş, “Sporda Şiddet” kurbanının hukuku peşinde.

İşte bu “Sporda Şiddet”tir kelimenin tam manasıyla. İş Cinayeti de diyebilirsiniz.

Otoritenin, görev, emir sayılan nice hususun insanı değersiz kılan yüzü.

İş katliamlarında nisanda en az 168, ilk 4 ayda en az 586, senede en az 1700 çalışanı öldüren “imtiyazsız, egemen zümresiz sosyal bir hukuk şeyi.”

 

***

 

Ben bu yazıyı dün gündüz saatlerinde yazdım.

Sonra…

Akşam “o haber” geldi:

Hasan Cortan, 48 yaşında, denetim için saatlerce ayakta, aç susuz bekletildikten ve 3 kilometre koşturulduktan sonra…

Sporda Şiddet” yüzünden, hayat maratonunda son nefesini verdi!

 

 

 

 

TAMAM DA, SEN DE ORADAYDIN BABA!

 

 

Dokunulmazlık Komisyonu’nda Sırrı Süreyya Önder, “2013 Newroz bildirisini okuduğum için müebbet isteniyor” dedi.

Belki unutmuşuzdur. O bildiri Öcalan’ın, iktidar da dahil “barış için sorumluluk alanlara teşekkür”ü içeren, “silahlara veda” gibi çağrı yaptığı bir metindi.

Binlerce insana okunmuş, bir olay olmamıştı. En önemlisi, o “bildiri”nin İmralı’dan çıkıp taşınmasına, iki dilde okunmasına kim katkıda bulunmuştu? Bildiniz, İktidar!

73 yaşındaki Murat Belge, “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten yargılanıyor. Köşe yazısında hangi cümlenin “hakaret” olduğu yok iddianamede.

Peki yazının konusu ne? Cumhurbaşkanı’nın “çözüm sürecine son veren” konuşmasından alıntılar, akıl yürütme ve eleştiriler.

Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya “Charlie Hebdo davası”nda iki yıla mahkum edildi. Peki “Charlie Hebdo da dahil, düşünce ve ifade özgürlüğü” için Paris’te ko lkola yürüyen devlet temsilcileri arasında Başbakan da yok muydu?

Devlet büyüklerinin ve robot medyasının “casusluk” dediği davada savcı,“casusluk yok ama…” dedi, Can Dündar’a 20, Erdem Gül’e 10 yıl istedi, “Gizli kalması gereken bilgileri temin edip açıklayarak devletin güvenliğini…” sebebiyle. Peki o “bilgiler” gizli miydi? Haber olarak bile yayınlanmamış mıydı daha önce? Peki “devletin güvenliği” nasıl bir zarar gördü? PKK veya Işid o yüzden mi saldırdı mesela? Yoksa Işid tam da o “gizli bilgiler”deki yükle mi…

Tamam, “Işid de terörist” de, uzun süre muhabbet var mıydı yok muydu?

Neyse, bugün bu tür tüm davalarda, “Paralel” de dahil, şöyle örtü kalkınca, şu veya bu şekilde İktidar da tam orada!

Ama hep haklı, hep masum!