BASINDA BİZ
HİÇ ONUNLA SEN BİR OLURMUSUN
12 Nisan 2016 Salı, 07:03:35 Güncelleme:08:42:51

Umur Talu

Umur Talu

 

Balçiçek İlter’in sorularını cevaplarken, “astlar”ın maruz kaldıkları konusunda Genelkurmay 2. Başkanı demişti ki:

Hiç çaycıyla siz, bir olur mu?”

Oradaki “siz” tabii “biz” olarak da manalıydı!

 

***

 

Şu günlerde OYAK ve GATA işbirliğiyle, hakikaten “bir olunamayacağı” bir kez daha tescil edildi.

Aort sorunuyla ameliyat edilen Astsubay Ali Şahin’in “maluliyet” başvurusuna karşılık “askeri tıp heyeti” OYAK’a bildirdi; kargacık burgacık, hastaya da saygısız bir yazıyla:

Hamallık, halter sporu yapamaz. Ama çaycılık yapabilir.”

Böylece “Hiç çaycıyla bir olunur mu?” sorusunun mecazı da kalmadı; hakikat oldu.

Kıbrıs’ta esas duruştaki astına çay bardağı ve çay tabağı fırlatıp bir de hırpalayan komutan boşuna terfi etmemiş tabii.

Musul Konsolosluğu ve “yurtdışındaki tek vatan toprağı” Süleyman Şah Türbesi devlet eliyle, emir komuta zinciri içinde Işid’e “mukavemetsiz teslim” edilmişken, Işid’in rehin aldığı bir astsubayın “mukavemetsiz teslim olup TC ve TSK’nın itibarını düşürdü” diye ordudan atıldığı ve…

Biri bebek, iki minik evladının ekmeği için hakikaten “çaycılık” yaptığını da unutmayalım tabii!

Anlaşılan bu “çay meselesi” önemli bir insanlık kriteri, bir içtihat!.

Çayın da öyle siyahı, beyazı, Hemşin’i değil; belki “turist çayı.”

(“Çaycı”yı da aşağı gören, aşağı gördüklerine de “çaycı” diyebilen bir çark bu.)

 

***

 

Peş peşe “şehitler” veren bir memlekette, insanların ölmeden hemen önce ne durumda olduklarını…

Kimin nerede nasıl aşağılandığını…

Nasıl çalışma şartlarına maruz kaldığını filan bilmemiz gerekmiyor.

Bir devletin (ve otoritelerin), “öteki” gördüklerine bakış açısının asıl ipuçlarını“bizimkiler” saydıklarından altta kalanlara reva gördüklerinden de anlayabilirsin.

Ama hor görülenler önce birbirine düşman oluyor, o ayrı.

Zaten öyle olmasa, bu dünyada hükümdarlık yapmak zor iş olurdu!

 

***

 

2,5 sene önce bu “Çaycı” meselesini “Hepimiz aynı gemideyiz ama sen öldün!”başlıklı bir yazıda yine demlemişim.

Ne tuhaf, yazının bir yerinde “Kula kulluk etmeyin diyen siyasetçi, emir kullarından müteşekkil partiyi, bürokrasiyi, medyayı, yargıyı, polisi nasıl tercih ve dizayn ediyorsa…

En eşitlikçi yer ordu diyen Paşa da, anında ast’ın alt ve çaycı, üst’ün üstün ve efendi olduğunu tebliğ ediyor.

Çaycısın, çaycılığını bil.

Getir, götür, boşları topla!

Kimi çocukların masayla, kasayla Reza’ya yazıldığı; sizin alnınızda ise eza, ceza, kazanın yazılı olduğu bir cennet!”

 

***

 

TEMAD Hukuk Komisyonu Başkanı Avukat Erkan Akkuş da diyor ki:

Yaşar Paşa astsubaya çaycı demişti, GATA malulen emekli astsubaya çaycılık, sekreterlik yapabilir raporu verdi. Bu paçavra rapor, ayrımcılığın örgütlü halinin delilidir. Bu utanç belgesi, nesiller boyu hatırlanacak. Keşke bunun hesabını yargı önünde soracağız diyebilseydik. Askeri mahkeme ve askeri hastanelere kilit vurmak boynumuzun borcu olsun.”

Hiçbir şey “bizim, sizin” öyle dışarıdan gördüğümüz gibi değil demek. Belki de hiçbir önemi yoktur!

Bu olayları sadece olayın kendisini ve o olaydaki mağduru anlatmak için yazmıyorum.

Ezilenlerin, horlananların, itilenlerin, hırpalananların, küçümsenenlerin, aşağılananların, alttakilerin “ayrı din, mezhep, köken, ideoloji filan”a sahip olsalar da, “aynı sınıftan” olduklarını da hiç olmazsa kendim hep hatırlayayım diye!

 

 

 

İLHAN ÇOMAK'I UNUTAN ADALET!

 

Tam 22 yıldır tutuklu. Onun tutukluluğu süresinde sadece iktidarlar değil, mahkemeler, kanunlar, kah sav, kah barış-çözüm denen süreçler geldi, gitti.

Bir o kaldı!

Cezaevinde büyüdüm” diyor ya, hep “umutla” olmuş!

Dışarıda” o kadar umut var mı, bilmiyorum.

Hep olmalı işte.

AİHM zoruyla yeniden yargılamada bugün yine hakim karşısında.

Bilmiyorum 22 yıl önce savcı, hakim kaç yaşındaydı?

O günden bu yana hangi sevdiklerini kaybettiler, aralarına bir sevinç gibi hangi yeni hayatlar katıldı?

Belki 22 yıl oradan anlaşılır diye söylüyorum.

Artık şöyle diyeyim:

Madem İlhan Çomak’a özgürlük verilmedi bugüne kadar…

İlhan Çomak’ı özgürlüğe verin artık.

22yıl “tutukluluk” çok tutukluk yapmış bir adalettir ve esasen adalet midir, değil midir?

 

 

 

 

AH LATİFE!

 

Galatasaray Lisesi ilk mektebinde kızımın arkadaşıydı. Aslında ondan bir sınıf küçüktü ama birlikte yapılan faaliyetlerde ve yarı-zamanlı konservatuarda iyi arkadaş olmuşlardı.

Hatırladığım, Latife zaman zaman bize gelirdi.

Evimizin bütün çocukları” dediğimiz, bazen bizde olan veya bizde kalan çocuklardandı.

Annesi ve babasını hep vakur, onurlu, sevecen insanlar olarak bildim.

Latife’yi de hep gülümseyen, şen şakrak, nazik, içten, duygulu bir çocuk.

Sonra zaman geçti.

Çocuklar büyüdü!”

Kimi uzaklardaydı, demek kimi de uzaklara gitmek üzereymiş. Müzikle hayata renkler katan Latife Defne, üniversitede yoksul semtlerde çocuklara bir şeyler aktarma çabasında olmuş hep; üç yıl boyu hastalıkla mücadele çabasından hemen önce.

Annesi ve babasının, arkadaşlarının, yakınlarının müthiş desteği, sabrı, çabasıyla üç yıllık bir savaş.

O ara unutuyor, kendi dertlerine dalıyorsun.

Kızım bir süre önce konuşmuş onunla; “tedavide epey umut doğmuş” ama…

Ah işte, dün Latife’yi uğurladık.

Hepimizin çocukluğundan, hepimizin çocuklarından bir parça daha.

Özellikle cenazeye katılan Galatasaray ve Boğaziçi’nden çok sayıda gencin hayatından.

Annesi ve babasının ise her şeyi işte.

Şunu yazarken, gözlerimin önünde hep gülümseyen yüzü. Kabrindeki fotoğrafı gibi. Kimseyi üzmemek istercesine.

Hep öyle gülen yüzüyle hatırlayacağım, hep öyle kalacak.

Tüm kayıp çocuklarımızın da anısıyla.

Güle güle Latife Defne Mudun!