BASINDA BİZ
BİR ANAYASA KAHRAMANI 26/04/2016 Cuma

Bir anayasa kahramanı!

29 Nisan 2016 Cuma, 01:12:41 Güncelleme:09:18:13

Umur Talu

Umur Talu

 

Meclis’in “Kahraman” Başkanı muhtemelen düşündü:

Anayasa’nın daha başında, Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir, yazıyor.

Demokratik, kalmadı; bakiyeyi kaldırdık.

Sosyal, kalmadı; artığını özelleştirdik.

Hukuk devleti, kalmadı; bilhassa şahsileştirdik.

Laiklik neden kalsın ki?”

Öyle baş aşağı baktığınızda Sayın Kahraman haklı.

Anayasa zaten çoktan değişmiş, hepten kağıt üstünde kalmış.

O da kağıdı alıyor, buruşturuyor, tekrar ütülediğinde sadece Başkan yazacak.

Anayasa Mahkemesi Başkanı” belki yine olacak ama “Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın Başkanı” da olacak.

 

***

 

Yoksa Anayasa’da daha neler yazıyor gülüm:

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğundan… Millet adına kullanmaya yetkili kimsenin hürriyetçi demokrasi ve hukuk düzeni dışına çıkamayacağınakadar.

Kuvvetler ayrımının üstünlük olmadığından, üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda olduğuna…

Her vatandaşın Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak… (bakın burası çok ilginç) onurlu bir hayat sürdürme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğuna kadar.

Siz devlet, amirleri, patronları, piyasa veya hakim düzenin bir vatandaşın“onuruyla oynaması veya onu onursuz bir yaşama zorlaması” yüzünden Anayasa’nın ihlal, ilga edildiği veya zorla değiştirildiğine dair pek bir şey duydunuz mu?

 

***

 

En başta bile diyor ki:

Vatandaşların nimet ve külfetlerde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu… Bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere…”

Buyrun, işte Anayasa’nın merhabası.

Bu Anayasa fiilen var mı, yok mu?

İhlal bir yana, “hak, hürriyet, nimet ve külfette ortaklık, eşitlik, sevgi, kardeşlik, haysiyet, yurtta ve cihanda sulh, huzurlu bir hayat hadi bir yana, onun talebi” gibi hususlar bakımında “ilga” edilmiş mi, yoksa sadece iğfal mi edilmiş, siz karar verin.

 

***

 

Anayasa’ya bakarsan, “devletin temel görevleri” arasında “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik, sosyal engelleri kaldırmak” da var.

Bunu tam da kendi (tabii herkes değil) “sınırlı” siyasal, ekonomik, sosyal hayatlarınızdan, çocuğunuzun önünüzdeki engellerden, çukurlardan, tuzaklardan, duvarlardan, dikenli tellerden, parmaklıklardan bileceksiniz.

Devleti de tam oradan bileceksiniz.

 

***

 

İşte Sayın Kahraman (“h” de var) muhtemelen baktı, baktı, baktı…

Yahu ortada Anayasa mı kalmış; tek ilkesi zaten Ağzımıza Layıklık” dedi, kibarca ifade etti.

Kızmayın.

Evvela, halkın büyük çoğunluğunu, engelli, sınırlı, adaletsiz, haysiyetiyle sürekli oynanan, hürriyetleri ve hakları sürekli iğdiş edilmiş, güçlüler karşısında güçsüz bırakılmış, öfke, nefret, şiddet, kuşku, endişe dolu hayata mahkum etmiş düzenin baştan sona “Anayasa’nın ihlal ve ilgası, cebren değiştirilmesi” olduğunu düşüneceğiz ki…

Bir kafamız, bir de kalbimiz olduğunun farkına varalım.

Hiçbir anayasa insana ne kafadan akıl, ne yürekten vicdan verir.

Aha işte!

 

***

 

Derken… Oylama bile olmadan “dokunulmazlık” da kalktı: yanlış anlamadıysam, büyük iktidar, en küçük muhalefet partisine yumruklarla “dokundu.”

İnanın, memlekette bir anayasa olmasına da ihtiyaç yok.

Çünkü zaten esastan, omurgadan iğdiş edilmiş…

Çünkü dokunulmazlık daha kalkmadan dokanmak serbest…

Çünkü özgürlük adına hangi madde varsa, Çetinkaya-Karan davasındaki hapis cezası gibi, fiilen geçersiz.

Şöyle de diyebilirdik ama artık çok geç:

Anayasalar ağlamasın!

Zaten ağlarsa anayasam ağlar, kanunlar yalan ağlar!

 

 

 

 

BABAN SUÇLU İSE, SEN DE CEZALISIN...

 

 

Yurtta tecavüz” vakasında kimi alim ve filozoflar dedi ki, “Bir sapık yüzünden vakıf ve camialar suçlanamaz.”

Elbette “tesis, istihdam, istismar ile tekrar” açısından tartışmalı ama “Suçun şahsiliği ilkesi” uyarınca da, tamam öyle!

Lakin bu alim ve filozofların neredeyse hepsi, saldırıya geçince “toptan suçlama”ya bayılan mümtaz şahsiyetler.

Dinsiz, imansızlar”dan “Afedersin Ermeni, Rum, Kürt, Alevi”ye… “Çapulcu”dan“müsvette”ye, “hainler”e…

Şahsi mahkumiyet dahi olmamış vakalarda bile toptan lanetlemeye, suçlamaya kadar.

Şunu da söyleyeyim: Hepimiz biraz öyleyiz!

 

***

 

Size “suçun babadan oğla miras sayılması”na dair bir örnek:

Bir subay adayı, Harp Okulu’nda.

Başarıyla ikinci sınıfa geçti” denen bir genç.

Babası bir “uyuşturucu vakası”nda mahkum olunca, “başarılı, disiplin cezasız”olduğu halde çocuk da “suçlu” sayıldı.

Anayasa, kanunlar, AİHM “Suç şahsidir, başkasının hüküm giydiği bir suçtan ötürü kimse suçlanamaz” dediği halde, “özel askeri hukuk” öyle saymıyor, “baban suçluysa, senin hayatın da burada biter” diyebiliyor.

Avukatı Erkan Akkuş’un hukuk mücadelesiyle, okuldan atan karar için önce yürütmeyi durdurma çıkmıştı.

Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti”nin “askeri vesayet”e karşı sivil Milli Savunma Bakanlığı ısrar etti, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi “kovulmasına”karar verdi.

İnsanları etnik-dini kökeniyle fişlemiş-şişlemiş “DLSbirHdevleti” bir gencin hayatını da babasının suçuyla mahkum etti!

Şimdi misal ya, baban veya deden “darbe” yapmış olsa, no problem.