Previous
Next

 

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı dört yıl önce göreve başlayan 316 astsubay için meslekten çıkarma kararı verdi. Bir hafta önce tebliğ edilen kararın gerisinde, alımın yapıldığı süreçte ‘FETÖ’nün etkin olması gösterildi. Bir kısım astsubay adına açılan davada, verilen kararın somut gerekçelerinin bulunmadığı savunuldu.

Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Adnan Özbal’ın imzasını, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın olurunu taşıyan karar 20 Kasım’da alındı. Karar gereği, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı olarak çeşitli bölgelerde görev yapan 316 astsubayın, ‘FETÖ’ ile irtibatı gerekçe gösterilerek kurumla ilişkisi kesildi. Listede ismi bulunup kararın tebliğ edildiği isimler yargı yoluna gitti.Reklam

Avukat: Anayasal hukuk devleti ilkesine aykırı

316 askerin Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’yla ilişiğinin kesilmesini avukat Mehmet Erkan Akkuş şöyle yorumladı: “Genel borçlar hukuku prensibine göre her kişi kendi kusurundan sorumludur. Herhangi bir delil olmadan toplu ayırma işlemi tesis edilmesi anayasal hukuk devleti ilkesine de aykırı.”

Rapor aldığı dönemde FETÖ etkindi

Milli Savunma Bakanlığı’na karşı, kararın iptali talebiyle dava açan M. S.’nin dava dilekçesinde, verilen kararın hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğu savunuldu. Ankara İdare Mahkemesi’nde açılan davada M.S.’nin kurumla ilişkisinin kesilmesine, sağlık raporu aldığı 2015’te ‘FETÖ’nün etkin olduğu yönünde gerekçe gösterildiği ifade edildi.

Anılan gerekçenin doğru olmadığı savunularak “Müvekkilin 2015, 2016, 2018 ve 2019’da aldığı raporlar birbiri ile örtüşüyor. Dolayısıyla sunulan gerekçenin somut dayanağı yok” dendi.Reklam

Ayrıca M.S. ile ilgili herhangi bir soruşturmanın olmadığı, ‘FETÖ’ ile ilişkili herhangi bir dernek veya vakfa üyeliğinin bulunmadığı vurgulandı.

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi’nin (JSGA) geçen yıl yaptığı uzman erbaş alım sınavını kazanan Afyonlu ikizler Sinan ve Cihan Çakır, güvenlik soruşturmasına takıldı. İki kardeşin kuruma alınmamasının gerisinde, üvey kardeşleri G. Çakır’ın, FETÖ’den kapatılan bir derneğe üyeliği neden oldu. İkizler, kendileri ile ilgili alınan kararın iptali için dava açtı. İki kardeşin davası, iki ayrı mahkemede görüldü. Kardeşlerden Sinan Çakır’ın açtığı davada mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verirken, aynı adliyede bulunan bir diğer mahkeme Cihan Çakır’ın talebini geri çevirdi. Bu arada, ikizlerin güvenlik soruşturmasına takılmasına sebep olan üvey kardeş ise bir üniversite hastanesinde sağlık memuru olarak çalışmaya devam ediyor.

JANDARMA Genel Komutanlığı’na bağlı JSGA geçen yıl sözleşmeli uzman erbaş alımı yaptı. Akademi’nin düzenlediği sınava Afyon’da yaşayan Sinan ve Cihan Çakır da katıldı. İki kardeş sınavı kazandı.

Her iki isim, yapılan sağlık testlerini geçti. İki kardeş, atama işlemlerinin sonucunu beklemek üzere memleketlerine döndü. Bu süreçte, alımı yapacak olan Akademi, diğer başvurucular gibi Çakır kardeşler için de güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yaptı. İki kardeş için de sonuç ‘olumsuz’ çıktı. Durum, Çakır kardeşlere SMS ile bildirildi. Çakır kardeşler, kendilerine yönelik olumsuz kararın sebebini öğrenmeye çalışsa da sonuç alamadı.

Çakır kardeşler alınan kararın iptali için dava açtı. Sinan Çakır’ın davası Ankara 11. İdare Mahkemesi’nde, Cihan Çakır’ın davası ise Ankara 15. İdare Mahkemesi’nde görüldü. Yargılama sürecinde, Çakır kardeşlerin atama işleminin neden yapılmadığı da ortaya çıktı. Jandarma Genel Komutanlığı adına mahkemeye sunulan savunmada, ikizlerin, İzmir’de yaşayan üvey kardeşleri G. Çakır’ın, FETÖ’den kapatılan bir derneğin üyesi olduğu, bu nedenle atama işlemlerinin yapılmadığı bildirildi.

YAKINLARINI DA SORUŞTURULUYOR
Komutanlık savunmasında ayrıca, “Güvenlik soruşturması yapılırken, sadece davacının durumu değil, içinde bulunduğu ortam da değerlendiriliyor” denildi. Yapılan yargılamalar sonrası ilk olarak Cihan Çakır’ın davası sonuçlandı. Anılan davada, mahkeme Çakır’ın yürütmeyi durdurma talebini geri çevirdi. Sinan Çakır’ın davasına bakan mahkeme ise, yürütmeyi durdurma kararı verdi.

 
 
 

HAKKANİYETLE BAĞDAŞMAZ
Mahkemenin verdiği kararda özetle şöyle denildi: “Yargıtay ve Danıştay içtihatlarına göre, derneğe üye olma tek başına güvenlik soruşturması olumsuz sonuçlandıramaz.

UYAP kayıtlarına göre G. Çakır farklı anneden olma üvey kardeş. Yine UYAP kayıtlarına göre G. Çakır, halen Dokuz Eylül Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi’nde sağlık memuru olarak görev yapıyor. Üvey kardeş halen aktif görev yaparken, davacının güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması hakkaniyetle bağdaşmaz.”

Kararda, dava konusu işlemde gecikme yaşanmasının telafisi güç zararlara neden olabileceği kaydedildi. Bu karar sonrası, Sinan Çakır’ın avukatı Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi’ne yeniden başvurarak, müvekkili ile ilgili atama işleminin yapılmasını talep etti.

ÜVEY KARDEŞLER 20 YILDIR KÜS
HAKKINDA
 yürütmeyi durdurma kararı verilen Sinan Çakır’ın avukatı Mehmet Erkan Akkuş “Ortada bir olay var. Ancak iki farklı mahkemeden iki ayrı karar çıkabildi. Üstelik, ikizlerin, üvey kardeşleri de bir iletişimi yok. Taraflar 20 yıldır küs. Üvey kardeş G. Çakır, ne babası ile ne de üvey kardeşleri ile konuşuyor. Yürütmeyi durdurmaya yönelik karar bizce de hakkaniyetli.

Kaldı ki, ceza yargısının şahsiliği ve idari işlemin tarafsızlığı gereği, hiç kimse birinci derece aile bireyinin fiilinden ötürü ne idari nede cezai olarak sorumlu tutulamaz. İdare eşit ve adil işlem yapma prensibi gereği hukuk kurallarına uymak zorunda” dedi.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20-yildir-kus-olduklari-uvey-agabey-ikiz-kardeslerin-basini-yakti-41384602

 
FETÖ hükümlüsü generale 7 yıl sonra 'sis' davası

Siirt Pervari’de 7 yıl önce meydana gelen ve 17 Jandarma Özel Harekât mensubunun şehit olduğu helikopter kazasıyla ilgili, dönemin Siirt 3’üncü Komando Tugay Komutanı Mehmet Şükrü Eken (54) hakkında 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. FETÖ’den cezaevinde olan ve gerekli tedbirleri almamakla suçlanan Eken, ifadesinde “Uçuşun iptal edilmesiyle ilgili herhangi bir talep gelmedi” dedi.

10 KASIM 2012 Cumartesi sabahı Siirt 3’üncü Komando Tugayı’nda helikopter ilk kalkışını saat 06.57’de yaptı. 13 personel taşıyan helikopter saat 07.15’te Pervariilçesi Herekol Dağı mevkisine indi. Aynı helikopter, ikinci kez tugaya geldi ve bu kez 17 personel aldı. Saat 07.29’da kalkan helikopter ile olan irtibat saat 07.45 gibi kesildi. Saat 08.28’de ise helikopterin enkazına ulaşıldı.

TAKİPSİZLİK KARARI

17 personelin şehit olduğu kazayla ilgili ilk soruşturma Diyarbakır 2’nci Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından yapıldı. Askeri savcılık, soruşturma ile ilgili takipsizlik kararı verdi. Bu karara itirazı, Diyarbakır Sulh Ceza Hâkimliği değerlendirdi. Hâkimlik, takipsizlik kararını kaldırdı. Bu karar sonrası dosya önce Pervari Cumhuriyet Başsavcılığı’na daha sonra Siirt Cumhuriyet Başsavcılığı’na geldi.

FETÖ hükümlüsü generale 7 yıl sonra sis davası

TEDBİRSİZ DAVRANDI

Savcılık, iki yıl önce başlattığı soruşturmayı tamamladı. Soruşturmanın tek şüphelisi olan dönemin Siirt 3’üncü Komando Tugayı Komutanı Mehmet Şükrü Eken’le ilgili yapılan değerlendirmede şöyle denildi:

“Bölgede sis olabileceği, idari tahkikat raporlarıyla tespit edilmiş. Bölgenin konumuyla ilgili hakkında gerekli araştırmalar yapılmamış. İkinci bir helikopterin temin edilmesi veya operasyonun ertelenmesi yeterince değerlendirilmemiş. Meydana gelen olayda dikkatsizliği, tedbirsizliği ve kurallara aykırı hareketleriyle kaza kırım raporuna göre de kusurlu olduğu değerlendiriliyor.”

FETÖ hükümlüsü generale 7 yıl sonra sis davası

 

‘İPTAL TALEBİ GELMEDİ’

Şükrü Eken ise soruşturma kapsamında verdiği ifadede, pilotun kararıyla uçuşun gerçekleştiğini öne sürdü. Eken ifadesinin devamında, uçuşun iptal edilmemesine ilişkin kendisine herhangi bir talep gelmediğini belirtti. 2 yıldan 15 yıla hapis istemiyle hazırlanan iddianame Siirt Ağır Ceza Mahkemesi’nde kabul edildi. Davanın ilk duruşması 20 Mayıs’ta yapılacak. FETÖ soruşturması kapsamında tutuklanan Eken, müebbet hapis cezası almıştı.

DERE YATAĞINDAN SİS GELİYORDU

SORUŞTURMA kapsamında Jandarma Özel Harekât personeli S.Ş. ve E.E. de tanık sıfatı ile ifade verdi. İki isim ifadelerinde “Gece saat 04.00 gibi 13 kişi olarak piste geldik. Aşırı yağan yağmur nedeni ile saat 06.30’a kadar bekledik. Düşen helikopter ilk olarak bizi aldı ve Köprüköyü Hasantepe mevkisine götürdü. Helikopter bizi bıraktıktan sonra yağmur azaldı. Ancak 20 dakika sonra dere yatağından sis geldiğini gördük. Görüş mesafesi 10 metreye kadar inmişti. Durumu, tabur idari işlerde görevli kişiye bildirdik” dedi.

YETKİ TUĞGENERAL EKEN’DEYDİ

Dönemin Tabur Komutanı Binbaşı B.İ.İ. ise soruşturma kapsamında talimatla alınan ifadesinde şunları söyledi: “Askeri taktik gereği helikopterler kol halinde hareket eder. Bir kol iki helikopterden oluşur. Özellikle böyle kritik operasyonlarda ve acil durum olmadığı şartlarda tek helikopterle hareket icra etmek askeri taktiklere ters bir durumdur. Buna rağmen Tuğgeneral Mehmet Şükrü Eken, diğer birliklerden takviye helikopter istemeksizin, tek helikopter ile operasyon yapılmasına karar vermiştir. Buna, şundan dolayı kanaat getirmekteyim; bu operasyonu iptal etme veya erteleme kararı yetkisi sadece Tuğgeneral Mehmet
Şükrü Eken’deydi.”

FETÖ hükümlüsü generale 7 yıl sonra sis davası

BASKI UYGULANDI
Dosyayı takip eden Av. Mehmet Erkan Akkuş, “Bu davanın açılmaması için yoğun bir çaba sarf edildi. Hazırlanan kaza kırım raporunun değiştirilmesi için baskı uygulandı” iddiasında bulundu.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/feto-hukumlusu-generale-7-yil-sonra-sis-davasi-41145732

Hakkari Yüksekova’da, operasyona çıkmaya hazırlanırken, el bombasının kazara patlamasıyla şehit olan 3 askerden Piyade Astsubay Üstçavuş Rahmi Yılan ve Piyade Astsubay Üstçavuş Ömer Kılıçoğlu’nun yakınlarına ‘terörle mücadele kapsamında vazife malulü’ olarak verilen haklar, Sosyal Güvenlik Kurumu’nca (SGK) mahkemeye yapılan itiraz üzerine sadece ‘vazife malulü’ kabul edilmeleriyle geri alındı. Bu karar üzerine ailelere ödenen ikramiye ve maaşların farkı olan yaklaşık 80’er bin TL, yeniden düzenlenen maaşlarından kesilmeye başlandı. Aileler, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurarak kararın düzeltilmesini istediler. Hakkari’nin Yüksekova ilçesinde, 3’üncü Piyade Tümen Komutanlığı’nda 21 Ekim 2015’te operasyona çıkmaya hazırlanan askerlerin arasında kazara el bombasının patlamasıyla Komando Piyade Astsubay Kıdemli Çavuş Fatih Tomuşoğlu (25), Piyade Astsubay Üstçavuş Rahmi Yılan (28) ve Piyade Astsubay Üstçavuş Ömer Kılıçoğlu (29) şehit oldu. Şehit askerler, askeri törenle memleketleri Amasya’nın Merzifon ilçesi ile Gaziantep’te son yolculuklarına uğurlandı.
SGK ‘VAZİFE MALULÜ’ SAYINCA HUKUK MÜCADELESİ BAŞLADI
Yapılan inceleme ve soruşturmadan sonra şehit askerler, SGK tarafından ‘terör’ değil, ‘vazife malulü’ sayıldı. Aileler de bu kapsamda haklardan yararlandırıldı. Bunun üzerine Piyade Astsubay Üstçavuş Rahmi Yılan ve Piyade Astsubay Üstçavuş Ömer Kılıçoğlu’nun eşleri, kendileri ve çocukları adına Ankara’da İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Yılan’ın dosyasına bakan 14’üncü İdare Mahkemesi ile Kılıçoğlu’nun dosyasına bakan 7’nci İdare Mahkemesi, söz konusu olayın terör eyleminin neden ve sonucuyla meydana geldiğine hükmedip, şehit askerleri terörle mücadele kapsamında vazife malulü saydı. Bu kararla birlikte ailelerin hem emekli ikramiyelerinde hem de maaşlarında artış yapıldı ve hak sahiplerine verildi.
KARAR DEĞİŞİNCE BORÇLU ÇIKTILAR

Yerel idare mahkemelerinin bu kararlarına SGK tarafından itiraz edilince dosyalar, Ankara Bölge İdare Mahkemesi’ne gönderildi. 11’inci İdari dava Dairesi’nce dosyalar incelendikten sonra Piyade Astsubay Üstçavuş Rahmi Yılan ve Piyade Astsubay Üstçavuş Ömer Kılıçoğlu’nun ‘terör’ değil, ‘vazife malulü’ sayılmasına hükmedildi ve karar kesinleşti. Şehit aileleri SGK’nın yazısıyla, maaş ve ikramiye farkı olarak kendilerine yapılan ödemeler nedeniyle yaklaşık 80’er bin TL borçlu olduklarını öğrendi. Bu paranın tahsili için de ocak ayından itibaren şehit eşlerinin maaşlarından SGK tarafından kesinti yapılmaya başlandı.
AYM’YE BİREYSEL BAŞVURU
Bu durum karşısında büyük üzüntü yaşayan aileler, kararın düzeltilmesi için Avukatları Mehmet Erkan Akkuş aracılığıyla AYM’ye bireysel başvuruda bulundu. Davayla ilgili değerlendirmede bulunan Avukat Akkuş, “Mahkeme kararıyla şehitlerimizin 3713 sayılı kanun kapsamında, terörle mücadele vazife malullüğüne karar verilmişti. Şehitlerimizin eşlerine ve boynu bükük yetimlerine bu kanun kapsamında özlük hakkı ve maaş tahakkuk ettirilmişti. Sonrasında Bölge İdare Mahkemesi tarafından iptal edilen karar sebebiyle emanetimiz olan yetimler ve acılı eşler bu durumla karşı karşıya kalmışlardır. Biz Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yaptık. İki karar arasındaki hukuki çelişkinin giderileceğine inanıyoruz” dedi.
(DHA)

https://www.google.com.tr/amp/s/www.sozcu.com.tr/2019/gundem/sehit-astsubaylar-teror-degil-vazife-malulu-sayilinca-aileleri-borclu-cikti-3355923/amp/

https://www.google.com.tr/amp/www.hurriyet.com.tr/amp/yerel-haberler/izmir/sehit-astsubaylar-teror-degil-vazife-malulu-41102026

Taylan YILDIRIM/İZMİR, (DHA)- SURİYE topraklarında yapılan Şah Fırat Harekatı’nda zırhlı personel taşıyıcının kapağının başına çarpması sonucu yaşamını yitiren, SGK tarafından görev şehidi kabul edilen Astsubay Başçavuş Halit Avcı’nın (34) eşi Şöhret Demirsoy Avcı’nın karara itiraz edip, açtığı dava sonuçlandı. Davaya bakan İdare Mahkemesi, yapılan görevin terörle mücadeleden bağımsız düşünülemeyeceğine belirterek fotoğraf çekmekle görevli olan Astsubay Başçavuş Halit Avcı’yı terör şehidi saydı. Geçmişte Avcı ile silah arkadaşlığı yapan, sonrasında avukat olan ailenin avukatı Mehmet Erkan AKKUŞ, kararın aileyi sevindirdiğini söyledi.
Suriye’nin Halep kentine bağlı Karakozak köyünde bulunan Süleyman Şah Türbesi ve orada bulunan askerler, o zaman bölgeye hakim olan terör örgütü DEAŞ tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bunun üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Şubat 2015’te başlattığı Şah Fırat Harekatı ile türbe, yeni yerine nakledildi, askerler de bu bölgeden çekildi.
Şah Fırat Harekatı’nın tek şehidi ise operasyonun görüntülerini çekmek üzere bölgeye gönderilen Genelkurmay Foto Film Merkez Komutanlığı’nda görevli Astsubay Başçavuş Halit Avcı oldu. Avcı, üzerinde bulunduğu zırhlı personel taşıyıcının kapağının başına çarpmasıyla şehit oldu. Devlet töreniyle toprağa verilen Halit Avcı’nın, görev şehidi olduğuna karar veren SGK, Trabzon’un Maçka ilçesinde yaşayan eşi Şöhret Demirsoy Avcı ve oğluna bu kapsamda haklarını verdi. Ancak eşi, Astsubay Başçavuş Avcı’nın görev değil terör şehidi olduğunun kabul edilmesini isteyip, dava açtı.
‘TERÖRLE MÜCADELEDEN BAĞIMSIZ DÜŞÜNÜLEMEZ’
Davaya bakan Ankara 13’üncü İdare Mahkemesi’nden, şehit askerin ailesini sevindiren karar çıktı. Mahkeme, Astsubay Başçavuş Halit Avcı’yı, terör şehidi saydı. Kararın gerekçesinde ise “Astsubay Başçavuş Halit Avcı, Genelkurmay Genel Sekreterliği Foto Film Merkez Komutanlığı’nda görev yaptığı sırada Suriye sınırlarında gerçekleştirilen sınır ötesi askeri operasyonda görsel medya kaydı yapmak amacıyla görevli olup, Zelçik Arappınarı- Süleymanşah Saygı Karakolu yolu üzerinde zırhlı personel taşıyıcı aracının açık olan üst kapağından kamera kaydı yapmak için ayağa kalkmak üzere iken aracın kapağının başına çarpması sonucu vefat ettiği anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının eşinin vefat olayının, o bölgede bulunma nedeni olan terörle mücadeleden bağımsız düşünülemeyeceği ve 3713 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi gerekirken, aksi yönde tesis edilen karar konusu işlemde hukuka uyarlılık görülmemektedir” denildi.
DAVANIN AVUKATI, ESKİ SİLAH ARKADAŞI
Bu karar sonrasında ise şehit askerin eşi ve çocuğuna, yeni hakları verildi. Geçmişte şehit Astsubay Avcı ile silah arkadaşlığı yapan, sonrasında istifa edip avukat olan ailenin avukatı Mehmet Erkan AKKUŞ, kararın aileyi sevindirdiğini söyledi.

http://www.hurriyet.com.tr/yerel-haberler/izmir/sah-firat-harekatinda-yasamini-yitiren-astsuba-41088817

İZMİR’deki, tüm sanıkların beraat ettiği askeri casusluk davasının soruşturmasında adı geçen, örgüt yöneticisi olduğu iddia edilen kadınla ilişkisi bulunduğu gerekçesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nden (TSK) atılan, ailesini geçindirebilmek için sebze halinde hamallık yapmak zorunda kalan Astsubay Üstçavuş Önder Çayır, 5 yıldır verdiği hukuk mücadelesinde mutlu sona ulaştı. Görevine iade edilmesine karar verilen Çayır’ın, TSK’dan ayrı kaldığı süre boyunca alması gereken yaklaşık 250 bin TL’nin de ödenmesine hükmedildi. Halen hamallık yapan Çayır, mahkeme kararının bakanlığın onayıyla yürürlüğe girmesiyle üniformasına kavuşmayı sabırsızlıkla beklediğini söyledi.
Manisalı Önder Çayır, 2006 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda astsubay olarak göreve başladı. Çeşitli illerde çalışan Çayır’ın ismi, Diyarbakır’daki 8’inci Ana Jet Üs Komutanlığı’nda görev yaptığı sırada, 2013 yılında FETÖ’nün kumpas davalarından olduğu anlaşılan İzmir merkezli askeri casusluk soruşturmasına dahil edildi. Çayır’ın, örgüt yöneticisi olmakla suçlanan kadınla gönül ilişkisinin bulunduğu, onunla sık sık sanal ortamda cinsel içerikli konuştuğu, hem kendi birliği hem de farklı birlikler hakkında bilgiler verdiği iddia edildi. Bu iddialar üzerine hakkında Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’nın da soruşturma yürüttüğü Önder Çayır, Şubat 2014 tarihinde ordudan atıldı.

TSK’dan atılmasından sonra Önder Çayır’ın ismi, suçlandığı askeri casusluk davasına da dahil edilmedi. Tüm bunları kanıt olarak sunan, ayrıca kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmeyen Önder Çayır, kararın düzeltilmesi için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Ancak Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 16 Aralık 2014 tarihinde ordudan ihraç kararını onadı.

HEM HAMALLIK YAPTI HEM DE HUKUK MÜCADELESİ VERDİ

Meslekten atıldığı için büyük üzüntü yaşayan Önder Çayır, geri döndüğü memleketi Manisa’nın Salihli ilçesinde, ailesini geçindirmek adına inşaatlarda işçi olarak çalıştı. Sonra da sebze meyve halinde hamallık yapmaya başladı. Ancak bir yandan hamallık yapan Çayır, bir yandan da hukuk mücadelesini sürdürdü. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kullandı. Başvuruyu inceleyen Anayasa Mahkemesi, 21 Mart 2018 tarihinde verdiği kararında Önder Çayır’ın ordudan atılması kararını hak ihlali saydı. Yüksek mahkeme, Çayır hakkındaki soruşturmanın kurallara ve yasalara uygun yapılmadığını gerekçe gösterdi.

GÖREVİNE İADESİNE KARAR VERİLDİ

Anayasa Mahkemesi’nin kararından sonra Önder Çayır Avukatı Mehmet Erkan Akkuş aracılığıyla Diyarbakır 1’inci İdare Mahkemesi’ne başvurdu. Dava dosyasını inceleyen İdare Mahkemesi, Çayır’ın TSK’dan atılmasına neden olan soruşturmada neyle suçlandığının somut delillere dayandırılmadığını, ifadesini alan askeri görevlilerin kimliklerinin yazılmadığını, ifadedeki bazı bölümler ile sesli kaydın ise karartılıp imha edildiğini saptadı. Soruşturmada suçlamaların ayrıca iş değil özel hayatıyla ilgili olduğu kanaatine varılıp, Önder Çayır’ın tekrar görevine iade edilmesine karar verildi. Ayrıca Önder Çayır’ın TSK’dan ayrı kaldığı süre boyunca alması gereken yaklaşık 250 bin TL’nin de ödenmesine hükmedildi.

ÜNİFORMASINA KAVUŞACAĞI GÜNÜ BEKLİYOR

Karar sonrasında büyük sevinç yaşayan, hukuk mücadelesinden zaferle çıkan, halen para kazanmak adına Salihli’de hamallık yapmayı sürdüren Önder Çayır, mahkeme kararının bakanlığın onayıyla yürürlüğe girmesinden sonra büyük onurla taşıdığı üniformasına kavuşacağı günü sabırsızlıkla beklemeye başladığını söyledi.

‘BEŞ YIL SONRA MESLEĞİNE GERİ DÖNDÜRDÜK’

Davayı başından beri takip eden Avukat Mehmet Erkan Akkuş ise “Hava Kuvvetleri Komutanlığı, İstihbarat Daire Başkanlığı’ndaki FETÖ üyelerinin anayasaya, savunma hakkına ve özel hayatın gizliliğine aykırı olarak yaptıkları sorgulama nedeniyle meslekten attığı Önder Çayır’ı, alnının akıyla beş yıl sonra mesleğine geri döndürdük. Bu emsal teşkil eden kararla Hava Kuvvetleri Komutanlığı bünyesinde yapılan sorgulamaların psikolojik baskı, tehdit ve yıldırmayla yapıldığı da karara bağlanmış oldu. Müvekkilim mesleğinden ayrı kaldığı süreçte, aile bütünlüğü dağılma noktasına gelmiş, müvekkilimin çocukları dahi TSK’dan atılmış olmanın toplum nezdindeki öteleme ve hor görme psikolojisini yaşamıştır. Müvekkilim mesleğinden ayrı kaldığı süreçte çoğu zaman işsiz kalmış çoğu zaman da yevmiye usulü gündelik, vasıfsız işlerde çalışarak alın teriyle, ailesiyle birlikte hayata tutunmaya çalışmıştır” dedi.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/hamallik-yapan-kumpas-magduru-astsubayin-mahkemeden-iyi-haber-41070376

Hürriyet gazetesinin haberine göre; 13 Ocak’ta nöbetçi olan astsubay başçavuş T.T., sabah kahvaltısı için kışlanın mutfağında görevli askerden omlet yapmasını istedi.

Omlet pişirildiği sırada mutfağa giren Tugay Nöbetçi Amiri, kahvaltı listesinde olmayan omletin kime hazırlandığını sordu. Başçavuş için yapıldığını öğrenen amir, olayla ilgili tutanak tuttu.

Açılan dava, 2’nci Kolordu Askeri Mahkemesi’nde 17 Haziran’da görüldü.

Duruşmada başçavuşa 6 ay hapis cezası verilirken, 91 kuruşluk zararın da tanzim edilmesi kararlaştırıldı. Mahkeme heyeti, hükmün açıklanmasını erteledi.

İddianamede; başçavuşun listesinden farklı olarak omlet yapmak suretiyle “memuriyet nüfuzunu kötüye kullandığını” ve “kamuyu 91 kuruş zarara uğrattığını” öne sürdü.

Umur Talu  

 

Başkası sizi nasıl yaftalamışsa, sıra epeydir sizde.

Hani Meclis iradesi şeydi; şimdi dilediğinize iki tane ayyaşın yaptığı yasa, dilediğinize iki serkeşin oturduğu koltuk deyin.

Demokrasi gibi; elinizin değdiği, gönlünüzün çektiği, bindiğiniz, indiğiniz, aldığınız, tükettiğiniz, sakladığınız, rantına jantına, faizine maizine yandığınız“Gavur icadı, gavur malı” ne varsa; içine alkol de karışmıştır; öyle ya.

Bir ayyaşın yazdığı kasideler, rubailer, taşlamalar, şiirler vardır; bir başkasının öyküsü, romanı.

İki ayyaş bir şey icat etmiş, üç ayyaş bir haksızlığa isyan etmiştir.

Öyle ya, her “ayyaş”, kadın-erkek çalışanlara küfür edip mobbing uygulayıp sonra karşınızda kuzu gibi, üzerine yazılmış ezik müsvedde kağıdı formatında kıvranan, kıvrılan “muteber gazeteci” kılıklı soytarıdan olmuyor!

“Dinin yasaları”, inanç dünyalarını değil, farklı inanan, farklı düşünen, farklı yaşayanlar da dahil, herkesin hayatını belirleyecekse, seçimlere, (öyle şûralar dışında) Meclis’e, siyasete, böyle alengirli ekonomilere, finanslara, rantlara ne gerek var!

Nasılsa, şurada ağaçları dozerleyip alışveriş merkezi dikin, şurada kepçeleyin rant yaratın, dünyalık için birbirinizi yiyin, İncirlik’e Amerikan atom bombası doldurun, Kürecik’e NATO kalkanı yerleştirin, ecdada övgü düzün ama tarihi topraktan ve yerin altından bile kazıyın, basın biber gazını diyen yasalar da vardır!

Yasaya uymadı, baktık olmadı, küseriz!

Çocukları seviyorsunuz ya…

Al Şakran Cezaevi.

İsmail Saymaz’ın Radikal’deki haberinde, Çağdaş Hukukçular Derneği İzmir Şubesi raporu.

Gözü yaralı çocuğu alıp kör etmişler ki, dünyanın kötülüklerini iki gözüyle de görmesin.

Fıtık hastasını dövmüşler ki, şifa bulsun.

Çoluk çocuk sahibi infaz memurlarının, kendi evlatlarını seven ellerinin en koyu, en yoğun, en şiddetlisinden şefkatini yüzlerinde, bedenlerinde görmüşler.

Hortumla vurmuş ki ikinci müdür, birer çiçek olan çocuklar sulansın, büyüsün.

Çocukları hücrelere tıkmışlar ki, gün eksilmesin pencerelerinden.

Fıtık hastası çocuk bu sevgi, şefkat ve iyilikten bunalmış; deterjan içivermiş.

***

Al Antalya L Tipi.

Pozantı Cezaevi’nde tecavüz, şiddet mağduru çocuklardan buraya sevk edilenin başına gelen yine aynı.

Başka çocukların da.

Van’da da.

İşkence, tecavüz.

Hem de önce çocuk koğuşunda; sonra 18’inde büyükler arasında.

Elbet şiddet, çocuğu Türk-Kürt ayırmıyor.

Ama bir şiddet türü var ki, o intikam diye, Kürt çocuğu da ayırıyor buradaki gibi.

Devlet ile örgütün barışı, bu çocukların hayatına uğramıyor bile.

Çünkü zayıf, savaşta da zayıftır, barışta da.

En alttaki, en ezilen; tüm kimliği ve kişiliğiyle çiğnenmeye her hal ve şartta müsait ve müstahaktır.

Kendi haklarını haklı olarak talep eden infaz memurlarının kimi, bu çocukların çocuk ve insan haklarına taciz ve tecavüzde beis görmez.

Ezilen, hırpalanan alttaki kimi asker, fıtık hastası çocuğu tekmelerle dövmekte bir mani görmez.

Yoksullukların, şiddetin içinde yuvarlanıp cezaevine düşmüş olan adam; yoksulluğun, şiddetin kıydığı bir çocuğun iliğini dahi çıkarmakta tereddüt etmez.

***

Çocukları seviyorsunuz ya…

Alın size, çocuklar!

Futbol sahasındaki 14 yaşında çocuğun da copla kırılacak bacağı var.

***

Sorun şu:

Hükümet ve devlet, kendine karşı suçlarda müthiş takipçi.

Devlet içindeki savaşların da hesabı soruluyor bazen.

Tamam.

Hatta devlet-hükümet adamları, kendilerine eleştiren liseli çocukları iki yıllık hapislerle yargılatan, yıllarca tutukluluğa mahkum eden kanunlara da sahipler.

Ama devletin insana karşı suçlarını örtmekte, eritmekte, yok etmekte müthiş bir devamlılık var.

Çünkü devlet büyük, insan küçük!

Hele çocuk; çocuk işte.

Yaşken eğeceksin ki, kuruyup gidecek.

Fikri hür, vicdanı hür bir…

Burası demokrasi. Düşünce ve ifade özgürlüğü var; örgütlenme özgürlüğü, eleştiri özgürlüğü var.

14 yıllık Deniz astsubayı. Eşi 7 aylık hamile.

Twitter’da askerin özlük ve insan haklarıyla ilgili yazışmalar yapmış, hakaretsiz mesleki serzenişlerde bulunmuş.

Şimdi 6 aydan 3 yıla hapisle dava açılmak üzere.

“Astlık üstlük münasebetlerini zedelemek, amir veya komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf olarak alenen tahkir ve tezyif edici fiil ve harekette bulunmak”tan.

14 yaşında bir çocuk olarak askeri okula teslim edilen, çocukken teslim alınan…

Dört yıl okul, ardından 14 yıl hizmet eden insanın hakkı bu.

Hakkı susmak, yutkunmak, sinmek, boyun eğmek, köleleşmek, gördüğünü, bildiğini ve herkesin görüp bildiğini dahi söyleyememek.

Hakarete, küfre, aşağılama önünde esas duruş.

Çocuğunun, karısının dahi ötekileştirilmesine katlanmak.

Bu kadar da olmaz… bunlar yanlış, demeye kalkarsa da, boynunu uzatmak; kıldan incedir diye.

Münasebet zedelemek hep alttakilere mahsus.

Hiç astlık üstlük münasebetlerini zedelemekten mahkum bir üst, bir üstün insan gördünüz mü?

Ne münasebet!

O üstündür; döver, küfreder, aşağılar, kölesin der; münasip kaçar.

Cumhuriyetçi yahut muhafazakâr demokrat, twitter neyin üzerindeki tüm düşünce özgürlüğü aşıklarına da duyurulur!

***

Ankara’da namluyu kendine çeviren uzman çavuştan sonra kaç oldu, son zamanlarda intihar eden “alttaki askerler”?

İçki insanı için için öldürüyor ya; belki bir tür askerlik de öyle.

Sınırlasanıza bu şiddeti o vakit!

Belki bu disiplin yasanız kalbi yoruyor; belki bu haksızlıklar ruhu tüketiyor.

Bir ayyaş sabaha ayılsa bile; silahı şakağına, tüfeği çenesine, ilacı damarlarına, bıçağı bileğine, ipi boynuna dayamış bir asker bir daha ayağa kalkamıyor hem.

Var mı bir diyeceğiniz!

Tunca Bengin – 27 Mayıs 2013 CHP astsubayların intiharlarıyla ilgili Meclis araştırması istedi. Umarım bu kez, insanları canından bezdiren mobbing ve keyfi cezaların üzerine gidilir. Disiplin TSK’nın olmazsa olmazı. Buna kimsenin itirazı yok. Sorun “ast’ın ve ve üst’ün hukukuna riayet” ilkesinde. Çünkü; ast hukuk dediğinde “emre itaatsizlik” suçlaması geliyor. Bunda rütbe de sökmüyor. Ast olman yeter. Sonrası malum, iki dudak arası ceza ve puanlama sistemiyle ordudan atılma. Mahkemeye itiraz hakkında yok. Ya üst haksızsa…
*** Tnk.Yzb. S.S. 22 yıllık asker, bir süredir psikiyatrik tedavi görüyor. Son üç ayda aldığı 20’ye yakın disiplin cezasıyla, ordudan ihraç sınırında. Atılmazsa binbaşılığa terfi edecek. Hakkındaki suçlamalar; “Hastaneden rapor alarak hoşnutsuzluk yaratmak, içtimada komutanın arkasında durmamak, mesaiye geç gelmek. “Bunlar da diğerleri: – Sorumluluğunuzdaki odanız, benim (Tugay komutan yardımcısı) tarafımdan bir heyet nezaretinde açılmıştır. Girdiğimde pantolonunuz masanın, eğitim elbiseniz ve parkeniz sandalyenin üzerinde dağınık bir vaziyette bırakılmış olarak durmakta idi (fotoğraf ektedir) Odanızı bu derece pis ve düzensiz bırakmanız asla kabul edilemez bir davranıştır. – 19 Nisan 2013 tarihinde istirahat için Kışla Nö.A.odasını kullanmanız gerekirken Tug.K.Kyrd.lığı toplantı odasına yatağınızı er K.T’ye yaptırdığınız, devlete ait çarşaf ve nevresim kullandığınız. tespit edilmiştir. – Yazılı savunmanızda “Anayasal ve uluslararası savunma hakkım elimden alınmış durumdadır” diyerek ne kast ettiğiniz anlaşılamamıştır.” Bir de Yzb.S.S’nin daha üst makama yaptığı başvurudan örnek verelim: “İşe geç kalmadığım halde şahsıma verilen özel emir nedeniyle ‘Her sabah 8.00’de Komutanımın odasına gidip ben geldim diye tekmil veriyorum. Mutsuz ve umutsuz bir subayım. Arz ederim.”
*** Helikopter teknisyeni astsubay M. E. A., 14 yıllık askerdi. Mobbing ve hakkındaki suçlamalara dayanamayarak Ocak 2013’te istifa etti. Şimdi işsiz. O’nu yıldıran süreç Kara Havacılık Komutanlığı Güvercinlik Kışlası’ndaki halı sahada başlıyor. 5 Mayıs 2008 tarihli tutanaktan: “Halı sahada top oynarken, binbaşı gelip çıkmamızı istedi. Rezerve yaptık deyince de ‘emrediyorum’ diye bağırdı ve hakaret etti.” Karşılıklı şikâyetler, sonrasında gelen disiplin soruşturmaları ve cezalar. İşte bazıları: – Nöbetçi subaylığınız sırasında, disiplin amiriniz vasfıyla dinlenme salonuna girdiğimde doğrulmaya çalşmanız bende nöbette uyuduğunuz kanati oluşturmuştur. Ayrıca savunmanız her askerde bulunması gereken dürüstlük ve mertlik kavramlarının kişiliğinizdeki yansımaları hususunda, amiriniz olarak bende derin şüpheler uyandırmıştır. 7 gün oda hapsi (17 kasım 2008) – Hangar önünde bir üstünüzü selamlamaktan imtina ederek saygısızlık yaptığınız kanaati oluştuğundan 3 gün oda hapsi ( 14 Aralık 2009) – Takımhane malzemeleri ve helikopter sarf malzemelerini kirli ve paslı bulundurduğunuz için 5 gün gez hapsi( 15 Eylül 2011) – Masanızın çekmecesinde bir adet Çakal (The Jachal) isimli VCD bulunmuştur. Kışlaya sokmamanız gereken bu CD konusunda diyecekleriniz nelerdir? (8 Şubat 2012)
*** Uzman Jandarma Kd.Çavuş E.A, beş yıllık asker. Şırnak’da sınır karokolunda görevliydi. Nisan ayında Güneydoğu’da bir başka ilde görevlendirildi.E.A’da Bitlis- Hizan’daki Uzman Jandarma E.Y gibi, diğer askerlerin önünde tehdit ve hakarete uğradı. Suçu, kamyona yapılan yükleme sırasında “askeri malzemeye” küfretmek. 14 Nisan 2013 tarihli, ikisi üsteğmen 13 imzalı tutanaktan; “E.A’nın regülatör için söylediği (S… daha bitmedi) sözlerini yüzbaşı duydu. E.A tekmil verip esas duruşta konuyu anlatırken, yüzbaşı anasına küfrederek E.A’ya tekme attı.’Silahımı getirin” diye bağıran yüzbaşı güçlükle yatıştırıldı.” E.A’nın 18 Nisan 2013 tarihinde Dicle Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığı başvuru da şöyle: “Bu olaydan sonra psikolojim aşırı derecede bozuldu, destek istiyorum. Olayı duyan ailem huzursuz oldu.”

Disiplin, TSK’nın olmazsa olmazı. Sağlanmasına yönelik yaptırımların olması da doğal.

Buna kimsenin itirazı yok, olamaz da. Tabii bu yaptırımlar keyfiliğe ve iki dudak arası kararlara dönüşmediği sürece…
6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu gündeme geldiğinde askerlerin tepkisi de bu yöndeydi. Diyorlardı ki; disiplinin amirinin taktığı ast yanar. Çünkü; uyarma ve kınama cezalarına yargı yolu kapalı. Bir yılda 18 ceza puanını dolduranın sonu da sorgusuz sualsiz ordudan atılmak. Yazdık, tartışıldı ama dinleyen olmadı. İşte sonucu:

Disiplin Ceza Kararı: KKK, 3’üncü Hudut Taburu Yayladağı/Hatay

Disiplinsizliğin niteliği: Sağlığın Korunması Kurallarına Uymamak.

Disiplinsizlik tarihi: 08.07. 2013

Savunma Özeti: Piyade Astsubay Çavuş R.K. 08.07.2013 tarihinde saat 21.00’de su deposu merdivenlerinden dikkatli bir şekilde ve emniyetini sağlayarak hareket ettiğini düşünmüştür. Ayağının kayması sonucu yaralandığını beyan etmiştir.
Karar (19.07.2013): Disiplin soruşturması sonucunda emniyet kurallarına uymayarak sağlığın korunması kurallarına uymadığınız tespit edilmiştir. Daha önce 13.02.2013 tarihinde yıllık izninizde de yine emniyet kurallarına uymayarak motosiklet sürdünüz ve kaza yaptınız. Ek’te görülen süre kadar istirahat aldınız. Konu ile ilgili o zaman sözlü ikaz edilmiştiniz. Fakat bu konu sizde alışkanlık haline gelmiştir. Ve mesainizi verimli olarak kullanamamanıza sebep olmuştur. Bu konudaki savunmanız yeterli ve geçerli kabul edilmemiştir. TSK disiplin kurulunun 15 ve 18. maddesi EK-1 sayılı çizelge gereğince uyarma disiplin cezası ile cezalandırılmanıza karar verilmiştir.

Not: Bu olay kınama cezası gerektirmektedir. Fakat bir daha tekrarlamayacağınız düşünüldüğü için bir derece hafif ceza uygulanmıştır.

C.Ö. Piyade Üsteğmen Bölük Komutanı…
Ayağı kayarak düşen astsubay R.K.’ya verilen cezanın karşılığı 1 puan. (kınama 1.5 puan). Ama şimdilik. Çünkü, ilk değil,18 olursa da ordudan atılacak.

http://gundem.milliyet.com.tr/suca-gore-mobese/gundem/ydetay/1738203/default

Osmanlı İmparatorluğu’nun 34’üncü padişahı Sultan Abdülhamit’in torunları, dedelerinden miras kaldığını öne sürdükleri onlarca değerli mülk ve arazi için hukuk mücadelesi başlattı. Talep edilen yerlerin toplam değeri ise milyar dolarla ifade ediliyor. Öyle ki, bu yerler arasında Kabataş Meydanı, Galatasaray Adası, Dolmabahçe’de bostan bile var.

250 AKRABA DAVA AÇIYOR

Vatan sinin haberine göre miras için 2010 yılında veraset, yani akraba ispatlığı davası açıldı. Osmanlı arşivinden çıkan belgelere göre aralarında Türkiye, Lübnan, Suriye İngiltere, hatta Meksika’dan isimlerin olduğu 250 kişilik bir varis listesi oluşturuldu. Bu 250 akraba için mahkeme geçen Aralık’ta yapılan duruşmada, kararını 27 Mart 2014’te açıklayacağını söyledi. Eğer İstanbul 12. Sulh Hukuk Mahkemesi, verasetleri kabul ederse miras davasının önü açılacak.

YERLERİN PARASINI VERİN

Abdülhamit’in bir kısım varisinin vekilliğini üstlenen Akkuş Hukuk Bürosu’ndan avukat Meral Akkuş ile Mehmet Erkan Akkuş, konuyla ilgili şu bilgileri verdi: “Mahkeme davacı kişilerin Abdülhamit’in varisleri olup olmadığı yönünde karar verecek. Varislerin Şehzade Mehmet Selim’e kadar veraset belgeleri alınmış durumda. Son halka Abdülhamit. Mahkeme tarafından veraset belgesi çıkması durumunda miras pay oranları da ortaya çıkacak. Söz konusu yerlerin bire bir iadesi mümkün değil. Varisler kendi miras payları oranında maddi karşılık talep ediyor. Anlaşma yapılamaması durumunda AİHM’e kadar gidecekler.”

VENİZELOS’UN TORUNLARI ALMIŞTI

Benzer bir emsal karar Yunan Kralı Venizelos’un ailesi için çıkmıştı. Venizelos’un malları kamulaştırılınca mirasçıları tıpkı Abdülhamit’in torunları gibi miras talep etti. Yunan hükümeti ödeme yapmayınca konu AİHM’e gitti ve 18 milyon dolarlık ödeme tablosu çıkarıldı. Venizelos’un varisleri bu parayı Yunan hükümetinden tahsil etti.

MİMAR BALYAN’DAN OSMANLI’YA KALMIŞTI

Osmanlı maliyesinin 1875 yılında iflas etmesiyle borç ödemeleri durduruldu. Birçok ünlü eser yapan dönemin mimarlarından Sarkis Balyan’a alacaklarının karşılığında Kuruçeşme’deki ünlü Galatasaray Adası verildi. Balyan’ın vefatının ardından adaya kimse sahip çıkmayınca Osmanlı vergi borçları ödenmediği gerekçesiyle el koydu. Ada 1914 yılında Türkiye’nin ilk denizcilik işletmesi olan Şirket-i Hayriye’ye kiralandı, 1957’te Galatasaray Kulübü’ne 150 bin TL’ye satıldı. 2006’dan beri de Suada adıyla eğlence yeri olarak hizmet veriyor.

YASA NE DİYOR?

‘Cumhuriyet’ten sonra kamulaştırıldı’

Varislerin avukatı Meral Akkuş: “1924 tarihli 431 sayılı yasa padişah mallarıyla ilgili talepte bulunulmasına engel. Sultan Abdülhamit, 1918 yılında vefat etti. Ancak Abdülhamit’e ait mal varlıkları 1924 yılında kamulaştırıldı. Yani Cumhuriyet ilan edildikten 1 yıl sonra. Şayet kamulaştırma Cumhuriyet’ten önce yapılsaydı varisler hak iddia edemezdi. Yani miras varislerin mülkiyetine geçer.”

İŞTE İSTENEN MÜLKLERİN SADECE BAZILARI:
– Galatasaray Adası
– Sultanhamam’daki İzmirli Hanı
– İstanbul Gedikpaşa’daki tiyatro arsası
– Eyüp Kopçageçidi’ndeki 21 dönüm tarla
– Eyüp’te 18 dönümlük Bahariye Kışlası
– Kağıthane’de 20 dönüm arazi
– Bakırköy’de 70 dönüm arazi
– Bakırköy Veliefendi çayırı
– Dolmabahçe’de 30 dönüm bostan
– Beşiktaş Serencebey’de 2 dönüm bağ, Ihlamur’da 3 dönüm arsa
– İstanbul Horhor’da konak ve 5 dönüm arsası
– Arnavutköy Akıntı Burnu’nda gazino ve müştemilatı
– Ortaköy’de Dalyan mahallesi ve Ali Saip Paşa Yalısı ile müştemilatı
– Paşabahçe İrcirli Köyü’nde 40 dönüm arazi ve şişe fabrikası
– Beykoz’da 40 dönüm bostan, üç bahçe, 6 tarla, 2 çayır, 3 arsa, 1 bağ, 1 dükkan ve yalısıyla Tokat çiftliği, Yalnız Servi çiftliği.
– Beykoz’da Abraham Paşa’dan alınan 38 dönüm arazi ve üzerindeki müştemilat
– Şişli’de İzzet Paşa çiftliği
– Çatalca ve Çekmece’de; Filifos çiftliği, Kaparya çiftliği, Safra çiftliği, Kılıçali Sağır çiftliği, Silivri çiftliği, Bosna çiftliği, Sazlı Bosna çiftliği, Haraççı çiftliği, Papas Bergos çiftliği, İzzettin çiftliği, Tozalak çiftliği ve Yahya Bey Kışlası.

Dayak yüzünden subaylıktan vazgeçti
TSK’da dayak ve kötü muamele yasak, hatta bunu yapanlar hakkında cezai yaptırım var. Ama yine de iddia ve şikâyetlerin arkası gelmiyor. İşte 16 Temmuz 2014 tarihinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve KKK Askeri Savcılığı’na da yansıtılan, Kara Harp Okulu 3. sınıf öğrencisi A.İ.’nin iddiaları…
Yer: İzmir-Menteş Kara Harp Okulu ATAT Bölge Komutanlığı. Tarih: 2013 temmuz…Eğitim sırasında rahatsızlanan A.İ. İzmir Asker Hastanesi’nden 10 günlük rapor alıyor. Ancak, bölük komutanı rapora inanmıyor, dahası nöbet yazıyor. A.İ’nin iddiasına göre de nöbetteyken darp ve hakaret olayları yaşanıyor. A.İ’nin annesi S.İ’nin şikâyeti (18 Temmuz) üzerine re’sen soruşturma açma yetkisi bulunmayan askeri savcılık konuyu araştırılması için Kara Harp Okulu Komutanlığı’na iletiyor. Komutanlıktan anneye gelen 25 Eylül 2013 tarihli yanıtta ise şöyle deniliyor:
“Dilekçenizde belirttiğiniz hususlar incelenmiştir. Söz konusu iddialarla ilgili yapılan inceleme neticesinde iddialarınızı doğrulayacak herhangi bir bilgi ve bulguya rastlanılmamıştır.”
Sonra ne mi oluyor? Bunu da A.İ’nin avukatlığını üstlenen TEMAD Hukuk Komisyonu Başkanı Av. Mehmet Erkan Akkuş’tan dinleyelim:
“Hastane kayıtları sabit, askeri doktorun adı var sorulmuyor. Gösterilen tanıklar da dinlenmiyor. Sonucunda da şikâyetçi olduğu için artan baskı ve buna bağlı derslerdeki başarısızlık nedeniyle çocuk okuldan ayrılıyor. Yani hem çok istediği subaylıktan vazgeçiyor hem de devlete tazminat ödemek zorunda kalıyor. Suç duyurusundan çıkacak sonucu ise bekliyoruz.”

TUNCA BENGİ MİLLİYET/

Astsubayla subayın ‘mal kaçırma’ davası

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) ile Türkiye Emekli Subaylar Derneği’nin (TESUD)mahkemelik olduğunu yazmıştık.30 yıl önce kapanan Türkiye Muharipler Derneği’nin paylaşılması gereken gayrimenkullerinin ‘yangından mal kaçırır” gibi TESUD’a devredildiğini iddia eden astsubaylar haklarını istiyorlardı. Bu iddialar üzerine  açılan davada da  Ankara 27. Asliye Hukuk Mahkemesi TESUD’un Ankara Kızılay’daki genel merkez binası dahil devredilen tüm gayrimenkullerin tapu kayıtlarına tedbir koymuştu. Ankara, İstanbul, İzmir, Kocaeli ve Bolu’daki 10’a yakın bu gayrimenkullerle ilgili dava dosyasına (2013/658) son olarak eklenen Prof. Ali Akyıldız imzalı  bilirkişi raporunun (5 Temmuz 2014) özeti         ise şöyle:
“Türkiye Muharipler Derneği’nin 4 Mart 1984 tarihli 35. genel kurulunda alınan kararlardan 2. maddede yer alan ‘Derneğin bugünkü tarihte mevcut nakit, taşınır, taşınmaz mal varlığının Türkiye Emekli Subaylar Derneği’ne intikal ettirilmesine kısmının 2847 sayılı kanunun 2. maddesine açıkca aykırı olduğu, kanuna uygun olabilmesi için Türkiye Emekli Subaylar Derneği, Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği olarak düzenlenemesi gerektiğinden, iptali değerlendirilmektedir.”
Şimdi gözler 2 Ekim’de yapılacak duruşmada. Mahkemenin bilirkişi     raporu doğrultusunda karar vermesi durumunda paylaşım yolunun açılacağını belirten TEMAD Hukuk Komisyonu Başkanı Av. Mehmet Erkan Akkuş, “Bakanlar Kurulu kararıyla TEMAD’ın hakları iade edilecek” diyor. 

Tunca BENGİN 14.07.2014

Yolsuzlukla büyük mücadele: TSK’da tuz operasyonu!
11.07.2014 18:37:07 Yorumlar 43HT Ekonomi
 Bir yıl kadar önce burada “Yolsuzlukla büyük mücadele: Türk Silahlı Omletleri Davası”nı yazmıştım.

O sırada ne tapeler vardı; ne ak kasalar, ne kara kutular, ne sıfırlar, ne montaj-dublaj kısık sesler.

Olay şuydu:

Bir astsubay, kışlada kendisine “düğün çorbası için ayrılmış” kafileden dört yumurta kırdırıp omlet yaptırarak, böylece mutfaktaki kap kacak, yağ ve tuzu da kullanarak “Hazine’yi 0.91 TL (doksan bir kuruş) zarara uğratmakla suçlanmış; bu zararı ödemeye, belli haklardan mahrum bırakılmaya ve 6 ay hapse mahkum olmuştu.

***

Daha tape-darbesi olmadan şöyle yazmışım o vesileyle:

Bu ülkede bu titizlik, bu yetim hakkı aşkı olduğu sürece sırtımız yere gelmez.

En ufak şeyin hesabı soruluyor.

Hükümet ve Meclis marifetiyle, kamu ihalelerine fesat karıştıranın “Fesed” sayılmadığı dönemde…

Ne çarşıda, ne devlette, ne kışlada milim yolsuzluğa, usulsüzlüğe, istismar ve kayırmaya rastlanan; ahlaki seviyenin zirvede bulunduğu, tüyü bitmemiş yetimin baş tacı olduğu memlekette…

Buyurun bir iddianame kırayım size.

Dilerseniz katı, kayısı, rafadan olsun; isterseniz kırın sahana, sucuklu olsun; ister menemen, ister omlet olsun; ister ortaya karışık “scrambled” kalsın gülüm!

***

İşte gülüm, o sucuk da geldi.

Bir başka astsubay da, “Dışarıdan satın alıp getirdiği, kendine ait sucuk, salam gibi bir takım malzemeleri, böyle bir görevi olmamasına rağmen, pişirmesi için karakol aşçısı er…’e emir vermek;

Baharat, yağ, tuz gibi malzemeleri karakol mutfağından faydalanarak bunları pişirtmek” suçlarından mahkum oldu.

Bunun içinde “memuriyet nüfuzunu suistimal” de var; emre itaatsizlik de; Hazine’yi zarara uğratmak da; “Erleri hizmetçiliğe vermek suçu” da.

Temyize gitti.

Askeri Yargıtay daha da ağır ceza için kararı bozdu.

Belki tamamen atılacak ordudan.

***

Bakın, öyle bir memleket olur ki, ben bunların hepsine “Başım üstüne” derim.

Yani, erler asla kimse tarafından, bırakın rütbelileri, onların eş-rütbeli eşleri tarafından da “Hizmetçi, uşak” gibi çalıştırılmaz;

Orduda ve her köşede “angarya” denen Anayasal suç takip edilir, cezalandırılır ve ortadan kaldırılır;

Devlette ve orduda, kimse için hiçbir şey peşkeş çekilmez, kimsenin menfaatine kullanılmaz, kimsenin eşine, dostuna, havuzuna dağıtılmaz;

Kimse orduevlerini, askeri tesisleri, kantin ve gazinoları, vakıfları, dinlenme tesislerini belli bir zümre ve kast için, içindekileri de “Hizmetçileştirerek” kullanmaz;

Sıfırların, kasaların, kutuların, saatlerin, arazilerin, rantların, ihalelerin, ihalesiz hediyelerin, askeri veya sivil ihale ve alımlardaki her kuruşun hesabı sorulur ve verilir…

İsrail’e tank ihalesinden Havuzum tersaneciye, müteahhitlere kanka nevalesine kadar her şey didiklenir…

O vakit…

91 kuruşluk dört yumurta kıran “omlet yolsuzluğu” da hapis yatsın…

“Kendi satın aldığı sucuk” için devletin tuzunu, yağını kullanan, bir de eri “hizmetçi-aşçı” yapan “tuz yolsuzluğu” da kovulsun.

***

Lakin Adalet’iniz ve adaletiniz, cumhuriyetiniz, demokrasiniz ve hukuk devletiniz; bağımsız sivil ve askeri yargınız; “zimmet, yolsuzluk, yetim, hak, Hazine hassasiyetiniz” sadece alttakilerin yumurtasına bir tekme, sucuğuna bir yumruktan ibaretse…

Afiyet olsun size!

***

O yazıdaki ifadeyi tekrarlayayım ki artık “Sucuklu omlet” olsun:

Cephaneliğe asker tıkıp paramparça edenler, yargısız infaz emri verenler, astlara tokat atanlar, alttakileri intihara sürükleyenler, ‘biz başız, siz .öt’ diyenler, ‘siz kölesiniz” diyen ve erleri hizmetçi gibi kullananlar, OYAK’ı kendine yontanlar, vakıfları çiftlik yapanlar, zorla-tehditle bağış alanlar, kantin-gazino vesaire omletleyenler…

Asker veya sivil, kamu kaynaklarını dolaptan alıp editenler; fesat, hile, üç kağıt, kayırma, dümende üstün hizmet ödülü elde edenler; bilumum asker-sivil soyguncu;

Memuriyeti, makamı, rütbeyi, otoriteyi, hiyerarşiyi baskı, nüfuz, menfaat ve imtiyaz kılanlar…

Hepsi ayıklandı…

Sıra 91 kuruşa geldi!

Yaşasın Adalet!

Yaşasın Omlet!

***

Tabii o yazıdan sonra biz daha neler yemiştik.

Kasalar, kutular, sıfırlar.

Kimine kendi cebinden de olsa lanetli sucuk…

Kimine cebinde trilyonlarla şerbetli çocuk düşmüştü.

O yüzden, “Zümre egemenliği olmayan, imtiyazsız cumhuriyet ile namuslu demokrasi” bir de şudur:

Kilerde kirli bir ast yakalar…

Sandıktan tertemiz başkomutan çıkarır!

Not: Bu gibi vakalarda da alttakinin hakkını aramaya çalışan derneklerden, emekli astsubay örgütü TEMAD “sandık” iradesiyle kimi tüzük değişikliği yaptı.

Fakat Milli Savunma Bakanlığı bir “demokratik sivil toplum örgütü”nü azarlayıp “Şunu yap bunu yapma” diyerek ve elbette bir kanuna dayanan “askeri” müdahaleyle onları yerine çiviledi.

Demokrasiden ve askeri vesayetten bir de bunu anlayın:

Genelkurmay’ın bağlı olmadığı…

Ama emekli astların sivil derneğinin bile bağımlı olduğu bir Milli Savunma Bakanlığı.

O vakit, sen de bu düzenin ne olduğunu bileceksin…

Ne yumurta kırdıracaksın…

Ne sucuk getirip yiyeceksin.

Haddini bileceksin.

Büyük kasalara teğet geçmenin darbe sayıldığı…

Küçük insanların yumurtasına da, sucuğuna da, çoluk çocuğuna da her gün darbe vurulan…

Cephanelikte 25 askeri kıran, paramparça edenlerin serbest olduğu…

Dört yumurta kıran, bir tutam tuz ekenlerin derdest olduğu bir düzendir bu.

O yumurta ve tuz ve baharat ve sucuk da bir nevi suçtur, tamam, olabilir…

Suç sadece alttakilerin esareti ve kefareti ise bu tamah ve günah düzeninde!

Cezaevinde idam gibi!

Hasta bir mahkum ve hele tutukluyu cezaevinde zincirlemenin insani-vicdani yükümlülükleri var ama kimin umurunda.

Cezaevinde, hem de sanırım sadece tutuklu bir insan daha, Ferhat Diri öldü.

18 aydır tutuklu… 8 aydır verem!

Demokrasi ve hukuk devleti…

İnsanın kıymeti falan filan.

Ört ki ölem!

   11.07.2014

Umur Talu
İş hayatını kaybetmemek için hayatını kaybetmek!
22.08.2014 18:38:42 Yorumlar 16HT Ekonomi
Hep büyük laflarla büyük meseleler konuşurken, “küçük” görülen insanlar un ufak olmaya devam ediyor.

Anayasa’nın en çok çiğnenip pek dert edilmeyen maddeleri hep insan haysiyetine dair olanlar; mecburen öyle yazıldığı için, insanların güçlüler tarafından ezilmesini sözde önleyecek olanlar.

Hesapta “angarya” yasak.

Ama gel de bunu sivil-askeri “buyruk” mercilerine anlat.

Nasıl anlatabilirsin.

Ölerek işte!

***

Hem de bir “hastane işçisi” iken, hastanede angarya ile ölüme gönderilerek anlatmaya çalışırsın ki, kaz kafamız belki biraz kavrar.

İnsanın nasıl değersizleştirildiğini, ezilenin üzerine sivil-askeri komuta merkezlerinin nasıl abandığını daha nasıl atsın bu ölüler?

“Zorla” cephaneliğe sokulan 25 genci paramparça edilmiş bir millet “angarya” esaretine kalpten bir isyan patlatmıyor işte.

Zorla madende tutulan Somalı işçiler, zorla havasız arıtma tesisine sokulan Güllüklü işçiler, zorla deniz bisikletine bindirilip Van Gölü’ne atılan elektrik işçileri daha nasıl anlatsın da, beylerin, efendilerin, ağaların, paşaların “köleci toplum”u ciddi derdimiz olsun.

***

26 yaşındaki Zafer Açıkgözoğlu, hem de üniversite hastanesinde, önce çöpteki iğnenin batması, sonra da “zorla” lağım temizlettirilmesiyle aynı hastaneye yattı, aynı hastanede karaciğeri eridi, aynı hastanede nakil denendi, aynı hastanede can verdi.

Kardeşine göre, “Bütün hayali o hastanede kadrolu olmaktı” diye bütün hayatı da bir çırpıda özetlenebilen bir insandan söz ediyoruz.

Taşeron ve angarya sistemi üzerinde ister tıp yapın, ister adli tıp, ister durmadan mezar kazın!

Geçenlerde yine yazdığım “çocuk işçi” Eren Eroğlu da, bir özel hastane tabelası için çıktığı merdivende binanın yığınla kuralı ihlal edip dayandığı elektrik hattıyla ölüme düşmüş, hastane ölüsünü dahi üzerinden atmak istemişti.

Hastane deyip geçme yani!

***

O cephaneliğe girme emrini veren komutan dışarıda kalmış, itiraz eden astsubayı oda hapsiyle sindirmiş, “içeriye, ölüme komutan” olarak onu yollamıştı.

Van’da hudut taburunda da şöyle bir şey oldu yenilerde:

Yeni tayin Astsubay Abdullah Gökçetin’e komutan, bir subayın üstlenmesi gereken bütün zimmeti hemen yüklemek istedi.

Fakat zimmeti almadan, bir gece yarısı kalp krizi geçirdi astsubay.

Devlet hastanesine kaldırıldı; oradan Asker Hastanesi’ne sevki yazıldı.

Fakat askeri ambulans, onu hastaneye götürmek yerine, komutan emriyle birliğe geri getirdi.

Emir üzerine üniformasını giydi; iddiaya göre komutan dedi ki: “Ağrıdır, geçer. Zimmeti teslim almadan bir yere gidemezsin. Mesaiye devam.”

Zimmet dediğin bir kasa, bir masa değil.

90 kilometrelik bir alandaki mühimmat ve malzemenin tek tek sayımı

Kalbi yeni teklemiş bir asker, sırf komutanlar sorumluluk taşımasın diye, gece yarısına kadar ve sabah tekrar erkenden “zorla” mesaiye sokuldu.

Göğüs ağrıları yine şiddetlenince, sayım bitmeden zimmetin tamamını imzalamak zorunda kaldı.

İkinci krizin geldiği anlaşılınca, ambulansla devlet hastanesine, oradan Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gönderildi.

TEMAD Genel Başkanı Ahmet Keser’le birlikte “angarya mağduru astsubay”ı ziyaret eden Avukat Erkan Akkuş’un Genelkurmay’a yaptığı suç duyurusuna göre, komutan “muhtemel ölüm olayından sorumlu olmamak için sahte evrak düzenledi”.

Tıp Fakültesi, “angarya kurbanı”nın iki kriz geçirdiğini, kalbin geri dönülmez biçimde yıprandığını belirledi.

Acık kalp ameliyatı Ankara Güven Hastanesi’nde yapıldı; operasyon başarılı geçti ama enfeksiyon yüzünden hastane yatağına çakıldı.

Suç duyurusundaki ifadeyle, “20 gün boyunca hiçbir sıralı komutan ziyaret bile etmedi.”

Suç duyurusu esas olarak “işkence ve eziyet” üzerinden yapıldı.

“Angarya”nın da ötesi!

***

“İş hayatı” denen, angarya, köleleştirme, esaret, eziyet, tahakküm ve şiddetle ölüm makinesine dönüşmüş, her yıl en az bin can alan sistemde, iş hayatını kaybetmemek için hayatını kaybeden insanları anlamaya, anlatmaya çalışıyoruz.

Eren’in babasının sözüyle, “Konuşmak isteyen ölülerin sesi olmaya”!

Galeano’nun benzer deyişiyle, “Sesi olmayanların sesinin ortaya çıkması” için:

“Her gün daha çok toplama kampına benzeyen bir sosyal sistem”de…

“Büyüyen lanetliler ordusunun elektrikli tellerle tutulduğu” bir yeni-eski zamanda!

HURRİYET 04.10.2014/ MANŞET

Kenan Evren 1984 yılında emekli astsubayların derneğini bir gecede lağvedip mallarını emekli subayların derneğine devretti. 29 yıl sonra mahkemeye giden astsubaylar mallarını geri istedi. Önceki mahkeme 1984 yılında malların devir kararını iptal etti. Yargıtay onaylarsa subaylar genel merkezleri de dahil 30 milyon TL’lik gayrimenkulleri astsubaylara iade edecek.
12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren’in bir gecede aldığı kararla, lağvettiği emekli astsubaylar derneğinin dönüşü muhteşem oldu. Tüm malları emekli subayların derneğine aktarılan astsubaylar tam 29 yıl sonra bu karara karşı dava açtı. Mahkeme ise kararını önceki gün verdi. Buna göre, 1984 yılında zamanın Türkiye Muharipler Derneği’nin mallarını Türkiye Emekli Subaylar Derneği’ne (TESUD) aktaran karar iptal edildi. Yargıtay bu kararı onaylarsa toplam değeri 30 milyon TL olarak hesaplanan mal varlığı astsubayların 17 Ekim 1984 yılında kurdukları yeni dernekleri Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği’ne (TEMAD) iade edilecek.

29 YIL SONRA DAVA
75 bin üyesi bulunan ve emekli astsubay Ahmet Keser’in başkanı olduğu TEMAD ile 15 bin üyesi olan ve emekli Hava Korgeneral Erdoğan Karakuş’un başkanı olduğu TESUD’u karşı karşıya getiren sürecin başında 4 Mart 1984’te alınan bir karar yer alıyor. O gün derneğin lağvedilmesiyle Gaziantep şubesi dışındaki tüm mal varlığı subayların derneği TESUD’a geçmişti. Bu karar 29 yıl sonra yargıya taşındı.

Astsubaylar kararın iptali ve subaylara devredilen malların iadesi için geçtiğimiz yıl sonunda Ankara 27. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açtı. Dava dilekçesinde, subaylara devredilen taşınmazların tespiti ve astsubaylara geri verilmesi istendi. Subayların derneği TESUD ise talebin haksız olduğunu, davanın reddini talep etti.

Davaya konu mülklerden biri TESUD’un genel merkez binası

İKİNCİ CELSEDE KARAR
Mahkeme, TEMAD ile TESUD arasındaki davanın çözümü için dosyayı bilirkişiye gönderdi. Prof. Ali Akyıldız geçtiğimiz temmuzda mahkemeye sunduğu raporda, TESUD’a devredilen malların iade edilmesinin gerektiği yönünde görüş bildirdi.

Mahkeme, önceki gün davanın ikinci duruşmasını gerçekleştirdi. TESUD avukatı bilirkişi raporuna katılmadıklarını ifade ederek davanın reddine karar verilmesini istedi. Mahkeme tarafları dinledikten sonra kararını açıkladı. Kararda, TEMAD’ın talebi kabul edildi. 4 Mart 1984’te alınan ve malların TESUD’a devrini sağlayan genel kurul kararının 2. maddesi iptal edildi.

30 MİLYON LİRALIK GAYRİMENKUL
Davaya konu gayrimenkullerin değeri 30 milyon TL olarak hesaplanıyor. Subayların derneği TESUD’un halen genel merkez binası olarak kullandığı Ankara Kızılay’daki 6 katlı bina, İstanbul, Adana, Bursa, İzmir ve Bolu’daki bina ve daireleri kapsıyor. Kararla birlikte, astsubayların derneği TEMAD’ın geçen sürede alamadığı kira gelirlerinin de hesaplanıp ödenmesi söz konusu. Davanın açılması sonrası, mahkeme söz konusu gayrimenkullerin tapu kayıtlarına tedbir koymuştu.

SUBAYLAR KARARI TEMYİZ EDECEKLER
SUBAYLARIN derneği TESUD’un avukatı Yurdakan Yıldız ise, kararın hukuki olmadığını savunarak “Karar, hem zaman aşımı yönünden hem de iddialar itibari ile hukuki değil. Biz, kararı Yargıtay’a taşıyacağız. Eğer Yargıtay da, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını onarsa, o zaman tapu iptal ve tescil davalarının açılması gerekir. Davaya konu 7 gayrimenkul bulunuyor. Anılan gayrimenkuller arasında TESUD’un genel merkez binası olarak kullandığı binanın olup olmadığına emin değilim” dedi.

BAKANLAR KURULU PAYLAŞTIRACAK
TEMAD avukatı Mehmet Erkan Akkuş, mahkeme kararı ile TESUD’a aktarılan mallarda astsubayların da hak ve alacaklarının olduğunun ortaya çıktığına işaret ederek “30 yıl önceki işlemin mimarı dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren. Biz de, elimize somut bilgi ve belgeler geçince dava açmaya karar verdik. Mahkeme kısa sürede davayı karara bağladı. Karar Yargıtay’a da götürülürse sonuç değişmez kanaatindeyiz. Kararla birlikte, malların devri işlemi şuan hükümsüz kalmış oldu. Karar kesinleştiğinde, Bakanlar Kurulu, Milli Savunma ve İçişleri Bakanlığı’ndan görüş alarak bir karar verecek. Bu karar, malların iadesi, kira gelirlerinin hesaplanması şeklinde olacak” dedi.

İşte o gayrimenkuller
1-Ankara Kızılay Selanik Caddesi’ndeki TESUD’un genel merkez binası,
2-Adana Reşat Bey’deki daire,
3-İstanbul Kadıköy Caferağa Mahallesi’nde iki daire,
4-İstanbul Beşiktaş Ortaköy’de TESUD Şişli Şubesi olarak kullanılan daire,
5-İstanbul Üsküdar TESUD Şubesi olarak kullanılan daire,
6-İstanbul Bakırköy Cevizlik Mahallesi’nde TESUD Şubesi olarak kullanılan daire,
7-İzmir Konak TESUD Şubesi olarak kullanılan büro,
8-Kocaeli /İzmit Kemalpaşa Mahallesi’ndeki TESUD Şubesi olarak kullanılan bina,
9-Bolu Aktaş Mahallesi’ndeki TESUD Şubesi olarak kullanılan 3 katlı bina.

İptal edilen o madde
Türkiye Muharipler Derneği’nin lağvedilmesine yol açan 1984’teki genel kurulunun 2. maddesinde şu ifadeler yer aldı: “Bu tarih (4 Mart 1984) itibari ile kasadaki tüm nakitler, gayrimenkullerinin tamamı ile tüm alacak ve borçların, Türkiye Emekli Subaylar Derneği’ne devrine karar verilmiştir.”

dgokce@hurriyet.com.tr  

http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/27323791.asp

Ölümlerde, vahşetlerde infialimiz oluyor da… Öncesi yok aklımızda, vicdanımızda.

Kamyon kasasından düşene kadar sütkızlar; madene gömülene kadar işçiler; tıklım minibüste yok olana kadar kadın işçiler, vurulana kadar askerler birer insan olarak yoklar

Soma 301 olduğu ve daha dün olduğu için, Ermeneklerle her gün yeniden hatırlandığı için belki henüz silinmedi.

Afyon cephaneliğinde 25, Ostim-İvedik’te 20, Davutpaşa’da 21, Kocadon’da 30, Ceylanpınar’da 10, Esenyurt AVM’de 11, tersanelerde seri olarak 100… ve diğerleri, kaçı hatırımızda, hatıramızda.

“Yılda ortalama 1200 işçi ölümü” derken, sigortalı işçilerin veya kayda geçmiş vakaların “iş kazası istatistiği”ni veriyoruz.

Kayda geçmemiş o kadar çok ölüm var ki.

Sanki hastalık evde kapılmış gibi görmediğimiz “Meslek hastalığı ölümler”ini, sadece kayıtlı olanları katınca bile, her yıl 2 bin 300 insanı buluyor ölü işçi sınıfı..

Deprem kurbanı Japonumuz vardı; madende can veren Çinli işçilerimiz, ölü işçi sınıfımıza dün katılan Yang ve Sun da var. Hem de, Ermenek üzerine Bartın’da maden idaresiyle iş güvenliği toplantısı yaptıktan sonra!

Dünyamızda terör konuşuluyor, Ebola konuşuluyor ama bu kıyım da işte böyle!

***

Sorunumuzu tekrar edeyim:

Bu insanlar, işçiler, askerler, hepsi daha önce değer verilmeyen hayatlarıyla vardı orada.

Afyon’da öldükleri için orada olmadılar; orada oldukları, her yerde zorla angarya yüklenildiği için öldüler.

AVM şantiyesinde ölünce naylon çadıra atılmadılar; hep oralara tıkıldıkları için öldüler.

Soma’da, Ermenek’te ölünce madene girmediler; hep o şartlarda oldukları için öldüler.

Yani siz, biz onların ölüleriyle tanıştığımızda var olmadılar; biz görmüyorken de vardı onlar; varken, yok oldular!

Mesele sadece ölümün ağıtını değil, hayatın kağıdını dürüstçe, vicdanla, hakkaniyetle yazıp okuyabilmekte!

Yok olan kadar, var olanı görebilmekte!

Biz onları yok olunca var sayıyoruz; varken ise yok sanıyoruz!

***

“Mehmetçik” öyküleri de öyle.

Bayrağa sarılı tabut, kahpe saldırı, kalleş tuzak.

İnfialimiz hazır elbet.

Ölümüne böyle kıymet verip hayatı bu kadar mı değersiz sayılır insanların!

***

Askeri Ceza Kanunu, “Astını itip kakan, döven, eza veren, sıhhatini bozacak hallerde bulunan, angarya yükleyen, başkasını kötü muamelesine müsaade eden amire 2 yıla kadar; şikayeti saklayan veya tehditle geri aldırana 5 seneye kadar hapis” öngörüyor, kağıt üzerinde.

Lakin “Askeri vesayet karşıtı” iktidarın “Askeri esaret kanunu”, yani Disiplin, “Usulsüz müracaat” ile kıskıvrak yakalayıp eziyor, tüketiyor alttakileri.

Başbakanlık BİMER’ine başvuran askerler bile birliğine bildirilip şikayet ettiği komutana teslim ediliyor.

“Şehit sayısından fazla intiharlar” böyle böyle işte!

***

Reyhanlı’dan da feryatlar geldi şu sıra:

Bir komutanın tokatladığı, hakaret ettiği yeni devre uzman çavuşlar.

Feryatta gizlenene bakın: “Kimse konuşamıyor korkudan burada. Kimse.”

Diyarbakır’da maskeli kalleşlerin Astsubay Gündoğdu’yu öldürdüğü haberini aldığında, Gelibolu’daki meslektaşı Ramazan Aşkar mahkeme tebligatını da almıştı.

Ocak’ta bomba denetim döneminde (“Bomba denetimi” deyince, Afyon’u unutmayın!), arkadaki komutanı görmemiş, ama komutan onun üşümüş ellerinin cepte olduğunu görmüştü.

Komutan herkes önünde hakaret etti; Astsubay şikayetçi oldu ama anında sanık oldu.

Sonuç şu: Astsubay, tanıklarla hazırladığı tutanak yüzünden evrakta sahtecilikten belki ordudan atılacak; daha üst komutan ise “hakaretçi” komutan için soruşturma emri bile vermedi!

Ya da Şırnak.

Çakma midibüse tıkılıp 10’u uçuruma cansız düşürülmüş askerleriyle Çakırsöğüt’ten epey bahsetmiştim.

Oradayız yine.

6 astsubay, 5 Jandarma uzman çavuş “ordudan atılmak üzere” yargılanıyor.

Çünkü bir komutanın hakaret ettiği Astsubay Fetih Kuzu tutanak hazırlayıp tanık askerlere sonradan imzalatıyor.

Şimdi hepsi sadece “evrakta sahtecilik” sanığı değil; Kuzu, hakkını ve haysiyetini korumak isterken hakaret ettiği iddiasıyla ve esas “isyan tahriki”nden sanık!

Bir komutan da askerlerin avukatı Erkan Akkuş’u arayıp hatır mı sormuş, ne!

***

O Çakırsöğüt’ten Uzman Çavuş Caner Kesimal’in bir mektubunu yayınlamıştım.

Siz onu bayrağa sarılı tabutta, ölüsüne kıymet veren komutanlarla görüp unuttunuz zaten.

Hasta olduğuna inanmayan komutanı oda hapsine atmış, Kesimal daha üstlere şikayetçi olunca, savunması için heyet yollanıp iyice canından bezdirilmişti.

Mektupta, “Kimseden korkum yok. Mücadele edeceğim” demişti.

Oda hapsinden göreve yollandı, işte o tabutta döndü.

Siz sadece “şehit” bildiniz; arkadaşları ise “oda hapsinden tabuta” diyen yazımın hakikatini biliyordu!

***

Düşeni biraz görüyoruz, tamam…

Ama düşmeden hemen önce neye maruz kaldığına dair fikrimiz ve hissimiz pek yok!

Düşmemiş sandığımız insanların her gün yeniden yeniden nasıl yere serildiğine dair derdimiz pek yok!

***

O Çakırsöğüt’ten bir asker, 36 yaşında ölen Jamaikalı, Reggae müziğinin evrensel feryadı Bob Marley’in şu sözlerini yazmıştı; yine öyle bitsin yazı:

TEMAD’dan faili meçhul kalmasın girişimi

Diyarbakır’da hamile eşinin yanında öldürülen Hava Astsubay Üstçavuş Nejdet Aydoğdu’nun katillerini bulmak amacıyla yürütülen soruşturma dosyasında olay yeri tespit tutanağı, otopsi raporu, ceset teşhisi, defin ruhsatı ve şüpheli diye Muğla’da yakalanıp bırakılan kişinin ifadesi dışında belge olmadığını yazmıştık. Sonra da bu haliyle tipik bir faili meçhul dosyası örneği olduğuna dikkat çekerek, yetkilileri uyarmıştık. Çünkü olayın takibi yapılmıyor izlenimi vardı, bu da bölgedeki kamu görevlileri arasında yaşanan tedirginliği tetikliyordu. Bunu gidermenin tek yolu da saldırganların bir an önce yakalanıp, adalet önüne çıkarılmasıydı…
Konuyla ilgili olayın terör saldırısı olup olmadığını savcıya soran Diyarbakır 2.Hava Kuvveti Komutanlığı’ndan henüz ses çıkmadı ama dün arayan Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği’nin (TEMAD) Hukuk Komisyonu Başkanı Av. Erkan Akkuş, Diyarbakır’a giderek dosyayı incelediklerini ve olayın faili meçhul kalmaması için davaya müdahil olacaklarını söyledi. Ardından da sadece Aydoğdu cinayetinin değil, faili meçhul kalma riski altındaki bütün davaların takipçisi olacaklarını sözlerini ekledi.

Tunca BENGİN

Dünyanın ve ülkenin en büyük meselesi değil.

Ama “bir insanın meselesi” bile bir insanî meseledir!

***

İzleyenler olayı biliyor.

Saray’da ve Başbakanlık Konutu’nda başı örtülü hanımefendilerin bulunabildiği, Genelkurmay Başkanı ve paşaların onları selamladığı bir başkentte…

Başı örtülü bir kadının evine girip giremeyeceği, nasıl gireceği meselesiydi bu.

***

Profesyonel bir asker, bir astsubay. Eşi öğretmen. Başı örtülü.

Ankara’da lojman hak etmişler.

Yani orası artık onların evii.

Ama kadın giremiyor, başı örtülü olduğu için.

Diğer askeri tesisler gibi, “evi”ne girmek için de “Akıllı Kart”a ihtiyacı var.

Oysa “Akıllı Kart” yönergesi, “Çağdaş olmayan, İnkılap Kanunlarına aykırı kılık, kıyafet”le fotoğraf kabul etmiyor ve kart verilmiyor.

***

Hakan Astsubay ve eşi, avukat Erkan Akkuş vasıtasıyla hukuk mücadelesi veriyor..

Yönergenin iptali için dava açtılar. Burada yazdım.

Şöyle bir “ara formül” oldu:

Kart verilmiyor ama lojmana girebilmesine “göz yumuluyor”du artık. Her seferinde nizamiyede sorgulanıp kendi evine bir “misafir, ziyaretçi” gibi giderek.

***

Açtıkları davaya karşılık, buraya dikkat, AKP iktidarının “Milli Savunma Bakanı adına” bir Yarbay mahkemeye, “Yönerge ortadayken manasız bir dava olduğunu, yönergenin hukuka aykırı olmadığını, davanın reddini”yazdı.

Sonrası, bir devletin, ağası ve paşasıyla nelerle uğraştığını, yargı bağımsızlığı denen şeyin nasıl hikaye olduğunu, koca adamların kurnazlıklarını, hakikaten bu yoğurttan (sadece orada değil, herhangi bir yerde) vicdani, insani, ahlaki, adil “bir cacık” olmayacağını, tek bir insan hayatında bile güzelce anlatmaya başladı.

***

Anladığım kadarıyla, burada yazı da çıkınca, Sayın Bakan şaşırdı filan; belki başkaları da devreye girdi…

Ve şu haber uçuruldu:

Davaya gerek yok… Yönerge değiştirilecek!

Muhtemelen, Bakan veya makamı, “bağımsız” Askeri Mahkeme’de “Yüce Yargı Makamı”na da ulaştı.

Şöyle düşünün:

Askeri Savcı veya hakim, rütbeli; üstünde (sicil) amirleri var. Komutanlar, bakan, YAŞ filan.

Bir yanda hukuk, vicdan; bir yanda emir komuta zinciri.

Bir yanda kalbin var; bir yanda zincirlerin.

Hoş, sivil yargı olsan n’oluyor, o da aşırı bağımsızlıktan ölecek!

***

Ne iyi.

Ama bitmiyor.

Bakın ne oldu:

Birden “müjde” geldi bakanlıktan; “Akıllı Kart Yönergesi” değiştirilmişti!

Böylece “davacı” da “Davalı Milli Savunma Bakanlığı”nın durumu kabul ettiğini düşünüyor ister istemez.

Yok öyle üçe, beşe köfte!

Yönergeyi değiştiriyorlar ama davayı kabul etmiyorlar.

Böylece “ast, alt” sayılan bir askerin başörtülü eşine yine “Akıllı Kart” verilmiyor.

***

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Savcılığı tarafından şöyle deniyor:

“Yönerge değişikliği davacının talebinin karşılanması mahiyetinde olmayıp ilgili hükmün yeniden ve daha ayrıntılı düzenlenmesinden ibarettir.”

Önceki yönerge maddesinde, “Çağdaş olmayan, İnkılap Kanunlarına aykırı, siyasi veya dini bir akım ve ideolojiyi belirleyen kılık kıyafetle çekilmiş fotoğraflar kullanılamaz ve yüzün tamamı açıkta olacak ve iki kulak ve alın açıkça görülecektir” hükmü varken…

Maddede değişiklik ciddi ciddi şöyle oluyor:

“Hak sahibi personelin anneleri ile emekli personel eşlerinin alın, çene ve yüzleri açık kalacak şekilde çene altından bağlanmış eşarp ile çekilmiş fotoğrafları da kullanılır.

Yüz fotoğraf üzerinde ortalanmış olarak saç modeli ile birlikte tamamen görünür olmalıdır.

Fotoğraf standartları ICAO tarafından belirlenen biyometrik özellikte olmalı…

Fotoğraf kontrastı iyi ayarlanmalı…

Gözler açık… Saçlar gözleri kapatmamalı… Doğrudan kameraya bakılmalı…

Doğal bir yüz ifadesiyle, gülme ve mimikler olmadan…”

Anneler ile emekli eşleri tamam; ama muvazzaf eşleri asla!

***

Savcılık diyor ki:

“Çağdaşlık, İnkılap Kanunları, siyasi ve dini ideoloji” gibi hükümler kaldırıldı; sivilleşerek“Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı tarafından belirlenen biyometrik şartlar”, yani “daha ayrıntılı şekil şartları” getirildi.

Açıklıyor:

“Bu özellik dahi tek başına, fotoğrafta başın açık ve iki kulak, yüz ve alın ile boynun tam görünür olmasını gerekli kılmaktadır. Herhangi bir dini, siyasi akımla ilgili olsun, olmasın her türlü başörtüsünün kullanılmasını men etmektedir.”

***

Netice şu:

Baçım sen evine yine rahat giremezsin!

***

İşte böyle.

Başörtüsü, sivilleşme, demokrasi, insan hakkı, devletin büyük ve mühim işleri…

Cumhurbaşkanı ile Başbakan ve çok bakanın eşi başörtülüyken, “sıradan” sayılan, ama gerektiğinde ölmesi, öldürmesi istenen bir askerin eşi için bin dereden su getirilmesi…

“Çağdaşlık ve İnkılap Kanunları” bir andasilinirken dahi böyle numaralar yapılması…

Sivil Bakan namına Yarbay’ın imzasından… Sivil Bakan’ın yahut makamının mahkemeye heyetine dahi ulaşabilmesi… Vaziyetlerin idare edilmesi…

“İnkilap Kanunları”ndan “Sivil Biyometrik Hükümler”e koşturarak giden bu ilerleme, demokrasi, insan hakları, sivilleşme…

Hakikaten yeme de yanında yat!

***

Yani böyle bir meselede dahi “alttaki bir insan”la ve bir kadınla oynanıyorsa…

Sivil ve askeri tekmelerin, tokatların, hakaretlerin, başı açık yahut kapalı ötekileştirmelerin hangi “biyometrik” özelliklere sahip olduğunu tahmin etmeye dahi gerek yok!

Çağdaş Cumhuriyet ile Biyometrik Demokrasi’nin sentezi şudur:

Üniformalı veya üniformasız, ezilen yine ezilen, ezen yine ezendir!

Fikr-i takip arşivinden:

‘Baş’ komutanı Akıllı Kart!

Bakan’a göre ‘Başörtüsü çağdışı ve İnkılap Kanunlarına aykırı’

Sultan 2. Abdül-hamid’in torunlarının başlattığı miras (*) davasında “Hanedan soyundanım” diyerek hak talep edenlerin yanı sıra Sivas’ta yaşayan yüze yakın halktan kişi de var. Ve Sultan Abdülhamid’in gelini Leman Selim üzerinden hak iddia eden bu kişilerin davaya müdahil olmaları da çok ilginç. Şöyle ki; Abdülhamid’in eşinin Sivas’tan saraya getirdiği Osman kızı Sultan (Leman) 16 Eylül 1918(10 Zilhicce 1336)tarihinde Şehzade Mehmet Selim ile nikahlanıyor ve hiç çocuğu olmuyor. Saltanatın kaldırılmasıyla birlikte yurt dışına gönderilen saray mensupları listesinde de adı bulunan Leman Selim bir süre İtalya’da kaldıktan sonra Beyrut’a gidiyor. Buradan posta ile resmi nikah belgesini Sivas’taki kız kardeşi Zeynep Avcı’ya gönderen Leman Selim 01 Şubat 1951 tarihinde de Beyrut’ta vefat ediyor. Zeynep Avcı’nın 10 Ekim 1987 tarihinde ölümünden sonra evdeki bir sandıktan çıkan işte bu belge de Akkuş Hukuk Bürosu’nun avukatları Mehmet Erkan Akkuş ve Meral Akkuş’un aracılığıyla İstanbul 12. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın dosyasına giriyor. Mehmet Selim’in yazdığı ve Abdülhamid’in tuğrasını da taşıyan belgede şöyle deniliyor:
“İkinci kadınımız Leman kadın, diğer adıyla Osman kızı Sultan hanımı, resmi olarak nikah sözleşmesi ile nikahlı eşim olduğunu bildiren işbu belge kendi el yazımızla yazıldı ve kendisine verildi. Mehmet Selim.”
Bu belgeyle çocuğu olmayan Leman Selim’in Abdülhamid’den doğan miras hakkının 1987’de ölen Zeynep Avcı’nın çocuklarına geçtiğini belirten Av.Erkan Akkuş, bu şekilde Sivas’ın köylerine dağılmış yaşları 12 ile 85 arasında değişen 98 mirasçı olduğunu söylüyor. Mirasçılardan ölenler oldukça da hakkın alt soylara geçtiğini ve sayının arttığını belirtiyor…
İşte bu nedenlerle de vekaletname ve soy bağlarını içeren belgelerle dolu dava dosyası sürekli kabarıyor, bu da Abdülhamid’in mirasla bağlantılı soyağacını araştıran bilirkişilerin işini zorlaştırıyor. Örneğin geçen hafta (12 Şubat) davanın duruşması vardı ve bilirkişilerden hak sahipleri ile hisselerini gösteren bir rapor bekleniyordu. Ama gelmediği gibi dosyaya hak sahibi olduğunu iddia eden yeni isimler de eklendi ve dava Mayıs’a ertelendi…

(*) Hak talep edilen yerlerden bazıları: Bakırköy’de 70, Kağıthane’de 20, Beykoz ve Kartal’da 30’ar dönüm arazi, Veliefendi Çayırı, Dolmabahçe’de 30 dönüm bostan, Nişantaşı’nda iki konak, Şişli,Çatalca, Çekmece ve Geyve’de çok sayıda çiftlik, Kabataş Meydanı, Horhor’da konak ve 5 dönüm arsası, Beşiktaş, Serencebey’de 2 dönüm bağ, Aydın, Antakya, Kilis’te araziler, Musul,Kerkük,Filistin’de gayrimenkuller.

Umur Talu
utalu@htgazete.com.tr

Hakkımda bir de “suç duyurusu” olmasına rağmen, bu “dava”daki ısrarım iki ana sebeple:

1. Efendiler övünürken, bir insanı ölüme götüren ne ve kim varsa, ortaya çıkması, gizlenmemesi için;

2. Bir “destan”ın hakikatini anlarsak, nice masalın sırrını da çözeriz belki, diye!

***

Yıl 1227 idi; Süleyman Şah, Cengiz Han’ın gadrinden kaçıp 50 bin insanıyla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gelmiş, sonra Fırat’ta boğulmuştu.

Suriye’deki türbesi, Lozan ve Ankara anlaşmalarıyla “Türkiye toprağı” sayıldı.

Yıl 2015 idi; Türkiye Suriye’deki “zalim” rejimin devrilmesi için Suriye’nin paramparça olmasına TIR’larla “insani yardım” taşırken ne oldu?

Irak’ta Musul Konsolosluğu’nun “mukavemetsiz” teslim edildiği Işid, Suriye’deki türbeyi de ele geçirmeden, oradaki askerler ile türbedeki miras kurtarılmak istendi.

Garip olan şuydu:

“TIR’lı insani yardım”ın bir kısmı, Türkiye sınırında Kürtler bütünsel bir bölge kurmasın diye, “İslami duyarlılığı keskin” bazı örgütlere yapılmıştı.

Fakat Süleyman Şah “Tez beni buradan alın” buyurduğunda; orayı basıp ele geçirmesinden korkulanlar Kürtler değil, “insani yardım” almış örgütlerdi.

Yani Suriyeli Kürtlere karşı desteklenenler, Suriye’deki “vatan toprağı”nı ele geçirmek üzereydi; “vatan toprağı” bırakılıp “ecdad” oradan alındı (Kürtlerin de yardımıyla) Kürt bölgesine taşındı!

Vallahi böyle yaman bir çelişkiyi iktidar gibi güzel anlatamadım, kusura bakmayın!

***

İşte bu operasyon “destan” oldu; Başkomutan başta, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, hepsi destanla övündü.

Fakat “tek kurşun atılmadan tek şehit” verilmişti bir de.

Başbakan seçim meydanında, “şehit babası”nın elinden tuttu, “Baş veririiiz, baş eğmeyiiiz” diye bağırdı.

O sıra “şehit”in adını tamamen yanlış söylüyordu.

“Şehit” de hakikaten başından vurulmuştu ama düşman tarafından değil.

“Kendi operasyonumuzu kendi zırhlımızda filme çekme emri almış, kendi kameramızı kullanırken kompozit başlık takamamış, oradan geçen kendi tankımızın kendi namlusunun vurmasıyla kendi kapağımız başlıksız başına vurmuş, başı parçalanmıştı.”

Başbakan farkında mıydı? O sıra destanın filmini çekme emri olmasa, “baş eğilmiş” olabilse, “baş verilmeyecek”ti!

***

Onca övünülen koskoca operasyondaki tek şehidin ölüm sebebi için önce yalanlar söylendi; sonra (burada da yazıldı) gerçek ortaya çıkmaya başladı.

O vakit bütün büyük, yiğit, cesur, her şeyi bilen devlet adamları ve komutanlar arazi oldu; “trafik kazası suçu” iki uzman çavuşa yıkıldı.

***

Önceki gün destanın duruşması vardı.

Ve bir kez daha ama bu kez daha açık anlaşıldı ki, 50 bin kişiyi Orta Asya’dan getiren Süleyman Şah’tan 790 yıl sonra, onu taşıyacak operasyon bakarkör yahut üstünkörü olmuştu biraz!

Ortaya şunlar çıktı:

1. Harekât planında olmadık şekilde araçlar durdurulmuştu. Yolda araç olmaması gerekiyordu.

2. Hiç bilgi verilmeden bir tank üstüne “Türkçe bilmeyen, ancak bir askerin tercüme ettiği sivil şahıs” alınmıştı.

3. Devlet “PYD-YPG ile işbirliği yok” derken, mahkemedeki ifadelere göre, “PYD’ye ait dokça yüklü bir araç” eskortluk etmişti. Ama buna dair bilgilendirme olmamıştı.

4. Asfalt yolda, tankları şaşırtan sivil araç trafiği de vardı. “Karşıdan gelen araçların kime ait olduğu ayırt edilemiyordu.”

5. Bilgilendirmeler çok eksikti.

6. Sivil araçlardan kimin dost kimin düşman olabileceğine dair bir bilgi de yoktu.

7. Meskun mahalde, yani “Kürtlerin yerleşim yerleri”nde gözetleme yapmama emri verilmişti.

8. Tabur komutanı tarafından, geceye rağmen, gündüz periskopu kullanma emri verilmişti, tanıkların deyişiyle: “Normalde gece periskopu kullanılması gerekiyordu ama verim alınamıyordu… Gündüz periskopunda da görüş olmuyor, ancak öndeki tankın palet izleri takip edilebiliyor”du.

9. “Şehit” Astsubay Halit Avcı’nın çekim yaptığı zırhlı orada olmamalıydı; emri kimin verdiği belli değildi.

10. “Şehit” de aslında orada olmamalıydı; görev tanımında olmamasına rağmen “savaş muhabiri” olarak görevlendirilmişti.

11. “Şehit”in başında kompozit başlık olmalıydı; ama o başlıkla kamera vizöründen bakmak mümkün olmadığı için, başlık takılmıyordu.

“Şehit kardeşi”nin ve ailenin vekili Avukat Erkan Akkuş bu sebeplerle ve olayı “trafik kazası” gibi gösterdikleri gerekçesiyle (tabii subaylardan kurulu) mahkeme heyetini reddetti; fakat mahkeme de bunu reddetti.

***

Kısaca, büyükler atıp tutarken, Süleyman Şah şahittir ki, bir kısmı palavraydı.

Mahkemede tanıklar şöyle yemin ettiler:

“Bildiğimi dosdoğru söyleyeceğime namusum ve vicdanım üzerine yemin ederim.”

Belli ki efendilerin öyle bir yemini yoktu; varsa da tek ayakları havadaydı.

O yüzden; bir destanın hakikatini bilirsek, nice masalı da dahi iyi anlarız!

Başkaca bir diyeceğim yoktur Sayın Hakim!

Umur Talu

Bu bir destan desem yeridir!

Belki şöyle anlatabilirim.

Özellikle AKP’ye gönül ve oy vermiş olanların en azından bir kısmına.

Sınırın hemen öte yanında, sınıra yapışık vakalarda devletin tutumunu, “Kobane, Kürtler…” deyince tam anlamakta daha zorluk çekenlere.

***

Devletin, TIR ve nakliye konusundaki “insani yardım” hassasiyeti dışında, “insani ayrım” hassasiyeti de müthiş.

Işid’e karşı politikayı da böyle bir hassasiyet belirliyor.

Size bunu başka bir yolla da aktarmayı deneyeceğim.

***

Biliyorsunuz, Işid Musul Konsolosluğumuza yaklaşıyordu.

Meclis’te kimi AKP milletvekili buna “palavra” dedi.

Ve derken, aynı iktidar, konsolosluğun “mukavemet etmeksizin terkini” emretti.

Terk derken, terk edip kurtulun, değil.

İşid’e teslim edin, Işid’e teslim olun!”

(Kimseye zarar gelmesin diye elbet) Tek kurşun atmadan, hiç mukavemet etmeden.

Teslim edenler rehin alındı.

Sonra rehinler teslim alındı.

Çok şükür!

Davutoğlu, yurda dönen “kahramanlar”ı alnından öptü.

Tabii öpsün.

***

Biliyorsunuz, Işid Süleyman Şah Türbesi’ne yaklaşıyordu.

Devlet “çok başarılı” bir operasyonla, haliyle türbenin toprağını değilse de, içindeki ve üstündekileri, orada nöbet tutan askerleri alıp geldi.

“Türkiye toprağı” da Işid’e teslim edildi ve “geçici, güvenli yeni türbe mevkii” Kürtlerin hakim olduğu bölgede mi ne bulundu.

Zaten devletin reddine karşılık, bu sütunda daha önce aktardığım kimi mahkeme kayıtlarına göre, operasyonda “tank üstüne dahi çıkartılan ve kamyonetlerle eşlik eden, yerli sivil eskortlar” vardı.

Mukavemet etmeksizin Işid’e toprak teslim edilen operasyon” da, biliyorsunuz, “kahramanlık” olarak tarihe yazıldı.

Tarihin nasıl yazacağını henüz bilmesek de.

Bu “kahramanca operasyon”un tek şehidi ise, çatışmada değil, “eskort trafiği ve karışık emirler yüzünden” kafası karışan tanklardan birinin namlusunun, o astsubaya tam (mecburen başlıksız) film çektiği sırada çarpmasıyla verildi.

Operasyonu yöneten büyük devlet adamları ve kurmaylar, tek şehidin sorumluluğunu iki uzman erbaşa havale edip arazi oldu.

***

Nihayetinde, “Işid’e, mukavemet etmeksizin Konsolosluk ve Türbe teslim etmek” kahramanlık sayıldı.

Alınlardan öpüldü.

Alınlara da yazıldı.

***

Astsubay Özgür Örs ise “Hudut Karakol Komutanı” idi; biliyorsunuzdur, komutanların aşağıda gördüğü, aralarına pek almak istemediği astlar böyle “komutan” da oluyor; nitekim Şah Fırat’ta şimdi suçlu ilan edilen bir uzman çavuş da “tank komutanı.”

Tanka girebiliyor komutan olarak, ama bir orduevine giremiyor, uzman diye!

Özgür Örs’ün görevi zaten sınırda insan trafiğiyle mücadele etmekti. Anlaşılan bunu çok ciddiye aldı. Işid’e giden gelen epeyce kişi yakaladı.

Hatta “Gazze’de İsrail’e karşı mücadele için örgüte katıldık deyince tehdit edildik” diye Işid’den kaçmış iki kişiyi de.

Yine böyle “eleman” kovalarken sınırı geçti; hani o sınırı.

Bu kez Işid onu yakaladı, rehin aldı.

Tek kurşun atılmaksızın” devlet 4 gün sonra onu Işid’den teslim aldı.

***

Sorun şu ki, o “kahraman” sayılmadı!

Yani Işid’e “mukavemet etmeksizin” konsolosluk ve “vatan toprağı” teslim edenler ile ettirenler “kahraman” sayılırken…

Kimse “Onca kişiyi yakaladığı için” demiyor elbet; o “mukavemet etmeksizin” rehin alındığı için şimdi ordudan atılmak üzere!

Hem de “Yerli yabancı yayınlara da konu olarak, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarını zedelemek” suçundan!

Avukatı Erkan Akkuş, onu böyle suçlayanlara, Başbakan’ın “Konsolosluğu mukavemet etmeksizin teslim edenler”i alnından öptüğü fotoğrafı sundu; belki öyle anlaşılır diye.

***

İçinde “Işid’e mukavemet” etmiş ve “Kobani düştü düşerken” sınır komşusu olmuş kadın- erkek Kürtler de pek geçmeden bir şey anlatmaya çalıştım.

Belki böyle “soyutlama yöntemi”yle daha iyi anlaşılır; daha epik veya daha didaktik olur diye.

Işid’e (konsolosluk, toprak ve “insani yardım”) teslim etmenin kahramanlık…

İşid’i kovalamış olmanın “itibar zedelemek” olduğu bir destan!

Ne kadar gurur duysak yeridir.

***

Bakalım hakikaten tarih ne yazacak?

Öyle ya, tarih emir kulu değil; montaja, dublaja da hiç gelmez.

Neden sonra “hakikatler”i gömüldüğü yerden çıkartır Tarih ve oraya yalanları gömer!

Umur Talu

utalu@htgazete.com.tr

    •  

Kilis’te ocak ayında IŞİD tarafından kaçırılan ve 4 gün sonra serbest bırakılan Astsubay Özgür Örs, “IŞİD’e mukavemet göstermediği, bu olayın basında yer almasıyla örgüt propagandasına malzeme olduğu ve TSK’nın itibarını zedelediği” gerekçesiyle hakkında açılan disiplin soruşturması kapsamında ordudan atıldı. Avukatı Erkan Akkuş, “Yaşanan bu olay, esaretin dışarıda değil, içeride yaşandığını düşündürüyor” dedi.

KARA Kuvvetleri Komutanlığı’nın Kilis’teki 1’inci Hudut Alayı 2’nci Hudut Tabur Komutanlığı’nda görevli Astsubay Özgür Örs, kaçakçıları takip ederken Suriye tarafına geçince, IŞİD militanları tarafından 1 Ocak 2015 tarihinde rehin alınmıştı. Olayın ardından devreye giren MİT, Astsubay Örs’ü kaçırılışının 4’üncü gününde IŞİD’in elinden kurtarmıştı. Başbakan Ahmet Davutoğlu, Astsubay Örs’ün Türkiye’ye getirildiğini Twitter hesabından duyurmuştu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise Astsubay Özgür Örs’ün eşini telefonla arayarak geçmiş olsun dileklerini iletmişti.

RESEN EMEKLİ EDİLDİ

Olaydan sonra mağdur sıfatıyla Kilis Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade veren, ardından da Gaziantep’teki Askeri Savcılık tarafından başlatılan soruşturma kapsamında dinlenen Astsubay Özgür Örs, ‘yabancı ülke terör örgütleri tarafından alıkonulduğu, ulusal ve uluslararası basındaki yansımalar nedeniyle örgütlerin propagandasına malzeme verdiği, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve TSK’nın itibarına zarar verdiği’ iddiasıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığı Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Önceki gün ise Kara Kuvvetleri Komutanlığı Yüksek Disiplin Kurulu’nun verdiği karar sonunda resen emekiliğe sevk edilerek TSK ile ilişkisi kesildi.

Vicdanlara havale

Kararın ardından Hürriyet’e konuşan Astsubay Özgür Örs’ün avukatı Erkan Akkuş şunları söyledi: “Başkonsolosluğu teslim edip, esir düşenler devlet töreni ile karşılanıp alnından öpüldü. Şah Fırat Operasyonu denen kurgulanmış kaçışta, PKK ve PYD ile ortak hareket edildi. Hatta örgüt üyeleri kılavuzluk yapması için elinde telsiz ile tanka bindirildi. Bu olaylar devletin ve TSK’nın itibarını zedelemiyor ama ne hikmetse Özgür Astsubay, ordudan atılıyor. Müvekkilim, açılan disiplin soruşturmasının sonunda dün resen emekli edildiğine dair tebligatı aldı. Resen emeklilik, ordudan atılmanın kibarcasıdır. Müvekkilimi mecburi olarak emekliliğe sevk etmişlerdir ancak hizmet süresi, yaşı gibi şartları uygun olmadığı için emekli olamayacaktır. Ne emeklilik ikramiyesi ne maaş ne de diğer sosyal haklardan faydalanamayacak. Bu olay, esaretin dışarıda değil, içeride yaşandığını düşündürüyor. Bu işlemi tesis edenleri, bir ailenin boynunu bükenleri, önce Allah’a sonra yüce Türk milletinin vicdanına havale ediyoruz.”     

Eşi ve iki çocuğu ile başbaşa kalan Özgür Örs, şimdi kara kara ne yapacağını düşünüyor.

5 Ocak günü Suriye sınırında MİT’e teslim edildi. Davutoğlu da ‘Gözümüz aydın’ dedi
Ancak Örs, ‘Terör örgütüne propaganda malzemesi’ oldu diye meslekten atıldı

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın Kilis’teki 1’inci Hudut Alayı 2’nci Hudut Tabur Komutanlığı’nda görevli astsubay Özgür Örs, kaçakçıları takip ederken Suriye tarafına geçince kafasına silah dayayan dinci terör örgütü IŞİD militanları tarafından 1 Ocak 2015 tarihinde rehin alınmıştı. Önce sınırın Suriye tarafında bulunan Çobanbey’e götürülen Örs, ertesi gün Cerablus’taki bir eve nakledilmiş, oradan da bilinmeyen bir başka yere geçirilmişti. Dördüncü günün sonunda da Örs, Suriye tarafındaki bir sınır karakolunda MİT’e teslim edilmişti. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın bilgilendirmesinin ardından Başbakan Davutoğlu da Twitter hesabından astsubay Örs’ün Türkiye’ye getirildiğini “Milletimizin gözü aydın” diye duyurmuştu. Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da yurda getirilen astsubay Özgür Örs’ün eşini aramış, geçmiş olsun dileklerini sunmuştu.

‘IŞİD’İN MALZEMESİ OLDUN’

Olaydan yaklaşık iki ay sonra, 27 Şubat günü astsubay Örs eline ulaşan tebligatla şoke oldu. Tabur Komutanı Piyade Yarbay Hüseyin Şengel imzasını taşıyan tebligatta şunlar yazıyordu: “… Süreçte mukavemet göstermeksizin, ulusal, yerel ve uluslararası basındaki yansımaları terör örgütlerinin propaganda malzemesi olması da değerlendirildiğinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin itibarına zarar verdiğiniz…” Özgür Örs savunmasını yaptı ve tebligattaki nedenlerden dolayı ordudan atıldığını öğrendi.

AVUKAT SERT KONUŞTU

Örs’ün avukatı Mehmet Akkuş ise SÖZCÜ’ye şöyle konuştu: “Musul Başkonsolosluğu’nu teslim eden ve esir düşenler devlet töreni ile karşılandı. Şah Fırat Operasyonu denen kurgulanmış kaçışta, PKK ve PYD ile ortak hareket edildi. Bu olaylar TSK’nın itibarını zedelemiyor. Ama Karakol Komutanı üsteğmenin emri ile kutsal sınırı korurken, IŞİD üyelerinin pususuna düşen ve esir alınan Astsubay Örs, TSK’dan atılıyor.

Hakan Fidan, Örs’ü arayarak ‘Memlekete hoşgeldin’ demiş
SÖZCÜ, Astsubay Özgür Örs’ün yurda getirilişinin ardından askeriyeye verdiği ifadesine ulaştı. Örs ifadesinde 4 günü ve kurtarılış hikayesini şöyle anlattı: “Tümseğin üstüne çıkar çıkmaz, tümseğin arka tarafından 4 kişinin silahlarını bana doğrulttuğunu gördüm. Bana, ‘Sen kimsin lan’ dediler. ‘Ben Türk askeriyim. Siz kimsiniz ?’ dedim. ‘İslam Ordusu’ diye cevap verdiler. Beni ele geçiren 4 kişiden 3’ü Türkçe konuşuyordu. 5 Ocak’ta (3 gün sonra) akşam ezanından sonra tekrar gözlerimi bağlayıp araca bindirdiler. 2,5 saat kadar yol geldik. Benimle hiç konuşmadılar. Gözlerimi açtıklarında Akçakale yazısını gördüm. Sonrasında MİT görevlisi olduğunu söyleyen 2 kişiye teslim ettiler. Tam araçla hareket etmek üzereydik ki, MİT görevlileri aracı durdurdu. ‘Sayın müsteşarımız Özgür ile görüşecek’ diyerek cep telefonunu uzattı. Ben telefonu aldım, karşıdan benimle görüşen kişi, ‘ Memleketine hoşgeldin Özgür’ dedi.”

Umur Talu
utalu@htgazete.com.tr

Işid, kimi iddiaya göre “Türkiye’den sızarak”, bir türlü “düştü düşecek” olmamış Kobani’ye saldırdı; siviller öldürüldü.

Devlet bu iddiaları yalanladı!

Kaçan bazı Işid elemanlarının da yine Türkiye’ye döndüğü, kollandığı ileri sürüldü.

Devlet bu iddiaları yalanladı mı?

Bu “yeni” olayı bir de aşağıdaki vaka ile birlikte okuyun lütfen!

Kime kaç, kime tut dendiğini bir de bu zaviyeden görmek için.

Ocak ayının ilk günleri.

Başbakan Davutoğlu Twitter’da millete müjde veriyor:

“Suriye sınırında kaçakçılara karşı görev yaparken alıkonulan astsubayımızı az önce ülkemize getirdik. MİT’in başarılı operasyonuyla yuvasına dönmekte olan askerimize, ailesine, TSK’ya geçmiş olsun. Astsubayımızın dönüşü nedeniyle ülkemizin gözü aydın.”

6 ay sonra, daha dün, o astsubay, Özgür Örs resmen ve resen ilan edilen kararla ordudan atıldı.

Başbakan “yuvasındaki” bu iki küçük çocuğun gözlerinin içine baka baka, bu kez, “Ülkemizin gözü aydın. Kovduk gitti” desin!

Böyle merhametsiz bir devlet, bir de analık, babalık, ağalık, paşalık, patronluk yapıyor millet üstünde; helal olsun!

“Görev yaparken alıkonulan” dedikleri bir askeri, “Mukavemet etmeksizin teslim olup terör örgütü propagandasına meydan vererek TSK ve T.C. Devleti’nin itibarını zedelemek”le suçlayıp kovdular.

O devlet ki, “mukavemet etmeksizin” Musul Konsolosluğu’nu, oradaki görevliler ve çoluk çocukla Işid’e teslim etmeyi emretti; onu bile “kahramanlık” saydı.

Rehineler epey sonra da olsa “yuvalarına dönünce” ne konsolos işten atıldı, ne polisler; Başbakan alınlarından öperek karşıladı. “Başarılı operasyon ve kahramanlık” oldu.

O devlet, o hükümet ve Genelkurmay Başkanlığı ki, “Aman Işid geliyor” diye,“Tek kurşun atmaksızın, mukavemet etmeksizin”, Süleyman Şah Türbesi”nin“Vatan toprağı” arazisini Işid’e bıraktı.

“Tek kurşun atmadan tek şehit verilen başarılı operasyon” da kahramanlık destanı oldu.

Operasyonun “başkahramanları” Başkomutan, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, diğer komutanlar, “tek şehit” sorumluluğunu iki uzman çavuşa yıkıp arazi oldular.

Işid’e konsolosluk ve “vatan toprağı”nı “mukavemetsiz teslim ederek”, bir bakıma “Terör örgütü propagandası”na teslim olarak “kahramanlık” yapanlar,“Işid elemanlarını kovalarken görevini yapan” astsubayı “Bizi rezil ettin” diye kovdular.

Böyle rezillik de görülmedi işte!

Başbakan şimdi bu iki çocuğun gözlerinin içine içine, bakabiliyorsa tam gözbebeklerine baksın.

Bir “görevli”nin alnından öpen, bir “görevli”yi kovan devletin o dudaklarından bir, iki kelime çıksın.

O günler Astsubay Örs’ün eşini arayıp duyuran, kendi çocukları için tüm düzeni değiştirebilen Cumhurbaşkanı, şimdi de arasın o “eş”i; minik çocukların hatırını sorsun bir.

***

Problem belki de şu:

Konsolosluk ve “vatan toprağı”, Işid’e tek kurşun atmadan, büyükler emrettiği için polisler ve askerler mukavemet etmeden teslim edildi.

Oysa Öncü Hudut Karakolu’ndan Astsubay, 50’si T.C. vatandaşı, 70 kişiyi Işid’e katılım trafiğinde yakalamış ve hala kovalıyordu!

“İnsani yardımsever” TIR’ları kurcalayan savcıları, askerleri içeri atanlar; Işid kovalayan Astsubay’ı da “insani” zaviyeden görecek değil elbet!

Kim kimle koalisyon yaparsa yapsın…

Muhafazakâr hükümeti de cumhuriyetçi komutanları da alttakileri ezmekte mutabık bir devlet var ortada.

Büyüklüğü biraz da insanları küçük görmekten.

Merhametsizlikten adalet; tahakkümden hukuk çıkar mı hiç?

Çıkmıyor zaten.

Mahdumlarını kollamakta cevval, cebbar ve gaddar olanların başka insanlara, çocuklara reva gördüğü böyle şeyler işte.

Hiç utanmadan…

Hiç sıkılmadan…

Vicdanları hiç sızlamadan!

İş şişinmeye geldi mi, “Onu kurtardık. Başarılı operasyon. Yuvasına döndü. Ülkemizin gözü aydın.”

Bırakın devlet adamlığını, nasıl bir insanlık halidir bu?

Kendi çocukları, torunları için ortalığı birbirine katanların bu iki çocuğun gözlerine bakacak bir yüzü olabilir mi?

Varsa…

İşte o çocuklar…

Hele bir baksınlar!

Örs’ün avukatı Erkan Akkuş da bir seslensin size, kıymetli devlet büyükleri:

“Başkonsolosluğu teslim edip esir düşenleri devlet töreni ile karşıladılar. Alınlarından öptüler. Şah Fırat Operasyonu denen kurgulanmış kaçışta PYD ile ortak hareket edildi; örgüt üyeleri kılavuzluk için telsizle tanka çıkarıldı. Bunlar devletin, TSK’nın itibarını zedelemedi. Ama Karakol Komutanı Üsteğmen’in emriyle sınırı korurken, kaçakçı süsü verilmiş Işid üyelerinin pususuna düşen, esir alınan Özgür Astsubay, olay basında yer aldığı için örgüt propagandası olduğu, TSK itibarını zedelediği gerekçesiyle Disiplin Kurulu kararıyla ordudan atılıyor. Müvekkilim başarılı bir uzman çavuş olduğu için astsubay olmuştu. Bu olay esas esaretin içeride olduğunu düşündürüyor. Bir ailenin boynunu bükenleri önce Allah’a, sonra milletin vicdanına havale ediyoruz.

Şehit başçavuşun duruşmasında mahkeme tutanağına geçen şok ifade:
Aytunç ERKİN / İSTANBUL

TSK, Türkiye sınırları dışındaki tek Türk toprağı olan Suriye içindeki Süleyman Şah Saygı Karakolu’na 21 Şubat gecesi ‘yıldırım operasyonu’ gerçekleştirmişti. 9 saat süren operasyonla Süleyman Şah’ın naaşı ile karakoldaki 38 askerimiz tahliye edilmişti. 1 askerimiz şehit olmuştu.

Süleyman Şah Operasyonu’nun son davasında dönüş yolunda kaza sonucu şehit düşen Başçavuş Halit Avcı’nın avukatı Mehmet Akkuş reddi hakim talebinde bulundu. Akkuş, “Tanklara kılavuzluk yapan YPG terör unsurlarına ait aracın tank bölüğünün hızını ayarladığını” iddia etti

Suriye’deki tek Türkiye toprağı olarak anılan Süleyman Şah Saygı Karakolu’nun yer değiştirme operasyonu geçen 21 Şubat günü yapıldı. Operasyon tamamlandıktan sonra dönüş yolunda bir kaza meydana geldi. Kazada, fotoğraf ve video çekimi yapan Muhabere Başçavuş Halit Avcı hayatını kaybetti. Avcı’nın ölümü ile ilgili soruşturma Diyarbakır’da bulunan 7’nci Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından yapıldı. Soruşturmada 2 asker şüpheli olarak yer aldı.

Şehit Halit Avcı

AVUKAT, REDDİ HAKİM TALEBİNDE BULUNDU

Yaşanan kazada şehit olan Halit Avcı’nın ailesinin avukatı Mehmet Erkan Akkuş, 17 Haziran’da Diyarbakır’da görülen davaya ilişkin reddi-hakim talebinde bulundu. Akkuş şunları kaydetti: “Tanık ifadelerinden, personel bilgilendirme yapılmadığı, tank içine binen telsizli Türkçe bilmeyen şahsın kim olduğunun bölük komutanına dahi söylenmediği, tanklara kılavuzluk yapan YPG terör unsurlarına ait aracın tank bölüğünün hızını ayarladığı anlaşılmıştır. Bu görevlendirme emrini veren, planı hazırlayan ve uygulayan kişilerin rütbe ve mevkisi gereği görevli mahkeme Genelkurmay Askeri Mahkemesi‘dir.”

TANK ŞOFÖRÜ ER: TELSİZDEN YPG ANONSU YAPILDI

17 Haziran’daki duruşmada Şah Fırat Operasyonu’nda PKK’nın Suriye kolu PYD’nin askeri kolu YPG’yle ilgili tankın şoförü Piyade Er M.B.’nin avukat Mehmet Akkuş’u doğruladı. Er M.B. şunları kaydetti: “Halit başçavuşun kendi isteğiyle mi yoksa Ali binbaşının emri üzerine mi çekim yapıp yapmadığını bilmiyorum. Karşı taraftan sivil araçlar gelmiyordu. Ben geldiklerini görmedim. Sadece bir uzman çavuş, telsizden PYD’ye ait doçka yüklü bir aracın geldiğini anons etmişti.”

Davutoğlu 21 Şubat gecesi Genelkurmay karargahında Org. Özel’le operasyonu yönetmişti.

Çifte yalanlama gelmişti
Genelkurmay Karargahı’nda 21 Şubat gecesi Şah Fırat operasyonuyla bilgi veren Başbakan Ahmet Davutoğlu’na bölgeyi kontrol altında tutan PKK’nın Suriye kolu PYD’ye bilgi verilip verilmediği soruldu. Davutoğlu, “Operasyon kararı, hukuk kuralları çerçevesinde Ankara’da alındı. Hiçbir merciden ne izin ne yardım talep edilmiştir” dedi. Türk Silahlı Kuvvetleri de 23 Mart’ta teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın Nevruz mektubundaki ‘Eşme ruhu’ ifadesi ile ‘Süleyman Şah Türbesi’nin Eşme Bölgesi’ne taşınması operasyonu esnasında TSK’nın PYD-PKK ile işbirliği yaptığı”nı iddia ettiğine yönelik değerlendirme-yorumlarını sert bir dille yalanlamıştı.

Askeri yargı, TSK’ya mensup yüz binlerce kişiyi ilgilendiren önemli bir karara imza attı. AYİM, ‘Başörtüsü’ nedeniyle lojman giriş kartı verilmeyen astsubay eşini haklı bularak düzenlemeyi iptal etti.

Askeri yargı, TSK’ya mensup yüz binlerce kişiyi ilgilendiren önemli bir karara imza attı. Bir astsubay, askeri lojmandaki evlerine giriş için öğretmen eşi için de ‘TSK Akıllı Kart’ talep etti. İdare, talep formundaki fotoğrafın başörtülü olması nedeni ile talebi geri çevirdi; kartı vermedi. Davaya bakan mahkeme, başörtülü eşe kart verilmesine, düzenlemeyi oybirliğiyle iptal etti. 2014 yılında tayini Ankara’ya çıkan Piyade Başçavuş Hakan Kayabaşı ve öğretmen eşine Etimesgut Lojmanından bir ev tahsis edildi. Ancak kısa bir süre sonra Meral Kayabaşı için, lojman giriş çıkışlarında kullanılan akıllı kartı olmaması nedeniyle giriş-çıkışlarda sorun çıktı. Bunun üzerine 5 Eylülde çift akıllı kart başvurusunda bulundu. 12 gün sonra 1. Kara Havacılık Alayı Meydan Hareket Tabur Komutanlığı Meral Kayabaşı’nın başvurusunu formdaki ‘başörtülü’ fotoğrafın TSK Akıllı Kart Yönergesine aykırı olduğu gerekçesiyle reddetti.

1 milyon kişiyi etkiler

Bunun üzerine Kayabaşı çifti Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde (AYİM) yürütmenin durdurulması ve yönergedeki ilgili hükmün iptali için iki ayrı dava açtı. Dosyaya bakan AYİM Üçüncü Daire Başkanlığı yürütmenin durdurulması talebini reddetti ancak dava başvurusunu kabul etti. Başsavcılığın olumsuz görüş bildirdiği davada Mahkeme tamamı albaylardan oluşan 5 hakimin oy birliğiyle, Meral Kayabaşı’na kart verilmemesini ve yönergenin ilgili maddesinin de iptal edilmesine hükmetti. Kayabaşı çiftinin avukatı Mehmet Erkan Akkuş “ Bu karar tüm askeri tesisler ve kışlalar ve karargâhlar için emsal niteliğindedir. TSK personeli ve aileleri ile birlikte 1 milyona yakın kişiyi ilgilendiriyor” dedi.

MSB’NİN İLGİNÇ İTİRAZI

Öte yandan davalı taraf Milli Savunma Bakanlığı (MSB) adına gönderilen savunma dilekçesinde TSK Akıllı Kart Yönergesindeki ilgili düzenlemeye dikkat çekilerek “Çağdaş olmayan, İnkılap Kanunlarına aykırı, siyasi veya dini bir ideolojiyi belirleyen kılık kıyafetle çekilmiş fotoğraflar kullanılamaz ve yüzün tamamı açık olacak, iki kulak ve alın açıkça görülecektir” denilmesi dikkat çekti.

Askeri yargı, TSK’ya mensup yüz binlerce kişiyi ilgilendirenönemli bir karara imza attı. Bir astsubay, askeri lojmandaki evlerine giriş için öğretmen eşi için de ‘TSK Akıllı Kart’ talep etti. İdare, talep formundaki fotoğrafın başörtülü olması nedeni ile talebi geri çevirerek kartı vermedi. Açılan davada, Milli Savunma Bakanlığı da “çağdaşlık” vurgusu yaptı “dava reddedilsin” dedi. Davaya bakan mahkeme, başörtülü eşe kart verilmesine, düzenlemenin ilgili maddesinin iptaline oy birliği ile karar verdi. Davayı açan avukat Mehmet Erkan Akkuş, emsal nitelikteki kararın yüzbinlerce askerin yanı sıra aileleri için de büyük önem taşıdığına dikkat çekti.

Dinçer Gökçe’nin Hürriyet’teki haberine göre, Piyade BaşçavuşHakan Kayabaşı, Ağustos 1999’da orduya girdi. Çeşitli birlik ve garnizonlarda görev yaptı. İstanbul’da görevli olduğu Eylül 2012 yılında ise öğretmenlik yapan Meral B. ile evlendi.

Lojmandaki evine giremedi
Hakan Kayabaşı’nın tayini geçtiğimiz yıl Ankara’ya yapıldı. Kayabaşı çifti Ankara’ya taşındı. Lojman başvurusu yapan Kayabaşı çiftine, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Etimesgut Lojmanından bir ev tahsis edildi. Çifti lojmandaki yeni evlerine taşındı. Ancak taşınmadan kısa bir süre sonra Meral Kayabaşı için, lojmanın nizamiyesine giriş-çıkışlarda sorun çıkmaya başladı.

Başvuruya ‘ret’ yanıtı
Lojmana giriş çıkışlarda personele verilen ‘TSK Akıllı Kart’ın çıkarılması gerekiyordu. Meral Kayabaşı için kart çıkarılması form dolduruldu; 5 Eylül günü idareye talepte bulunuldu. Yanıt, başvurudan 12 gün sonra 1. Kara Havacılık Alayı Meydan Hareket Tabur Komutanlığı’ndan geldi. Gelen yanıtta, kart başvurusu talebi reddedildi. Gerekçe ise, başvuru formunda yer alan fotoğrafın başörtülü olması gösterildi. Bu durumun TSK Akıllı Kart Yönergesine aykırı olduğu belirtildi.

‘Hakkaniyete aykırı’
Gelen bu yanıt üzerine Kayabaşı çifti Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde (AYİM) dava açtı. Dava başvuru dilekçesindeMeral Kayabaşı’nın evini kullanamadığına işaret edilerek “TSK Akıllı Kart Yönergesinin ilgili bendi hukuka ve hakkaniyete aykırıdır” denildi. Dava dilekçesinde iki talep öne çıktı. Bunlardan biri yürütmenin durdurulması diğeri ise yönergedeki ilgili hükmün iptali yönündeydi. Dosyaya bakan AYİM Üçüncü Daire Başkanlığı yürütmenin durdurulması talebini reddetti ancak dava başvurusunu kabul etti.

Bakanlık: Dava reddedilsin
Davalı taraf Milli Savunma Bakanlığı adına gönderilen savunma dilekçesinde ise davanın reddi istendi. Savunma dilekçesinde düzenlemenin açık olduğu; TSK personeli yanı sıra ailelerini de kapsadığına işaret edildi. Savunma dilekçesinde TSK Akıllı Kart Yönergesindeki ilgili düzenlemeye dikkat çekildi. Yönergenin ilgili bendi “Çağdaş olmayan, İnkılap Kanunlarına aykırı, siyasi veya dini bir ideolojiyi belirleyen kılık kıyafetle çekilmiş fotoğraflar kullanılamaz ve yüzün tamamı açık olacak, iki kulak ve alın açıkça görülecektir” şeklinde olduğu belirtildi.

Karar oybirliğiyle alındı
Başsavcılığın da olumsuz görüş bildirdiği dava dosyası ile ilgili mahkeme kararını 26 Şubat günü verdi. Tamamı albaylardan oluşan 5 üyeli daire kararı oybirliği ile aldı. Kararda, Meral Kayabaşı’na kart verilmemesi iptal edildi. Öte yandan, yönergenin ilgili maddesinin de iptal edildiği kararda özetle “Kanun ve yönetmelikle olmayan kısıtlamalar yönerge ile kısıtlanamaz. İptali istenen yönerge TSK personeli olmayan kişileri kapsamaz” denildi. Avukatlık ve yargılama masraflarını da bakanlık üzerine bırakılan karar 20 Mart’ta taraflara tebliğ edildi.

‘Emsal niteliğinde bir karar’
Kayabaşı çiftinin avukatı Mehmet Erkan Akkuş, kararın emsal nitelikte olduğuna vurgu yaptı. “Bu kararla, TSK Akıllı Kart sahibi, ordu evleri, gazinolar, sosyal tesisler ve askeri kışlalara girişte kullanabilecek” diyen Av. Akkuş “Anayasal, hak olan din ve vicdan hürriyetine aykırı, bu işlem ve bu işlemin dayanağı yönerge maddesi iş bu kararla oybirliği ile iptal etti. Bu karar tüm askeri tesisl.er ve kışlalar ve karargâhlar için emsal niteliğindedir. TSK personeli ve aileleri ile birlikte 1 milyona yakın kişiyi ilgilendiriyor” dedi

Bu kez konumuz iktidarın çok iddialı olduğu iki meseleden: “Vesayeti çözdük”dediği alandan, bir “sorunu çözdük” sorunu!

“AKP’li Milli Savunma Bakanı’na göre ‘Başörtüsü çağdışı ve İnkılap Kanunlarına aykırı” başlığıyla; birkaç yazıda bir vaka aktarmıştım:

Ankara’da görevli Astsubay Hakan Kayabaşı’nın öğretmen eşi Meral Hanım, hak ettikleri lojmana, yani evine giremiyordu.

Çünkü başörtülü olduğu için girişi sağlayan Akıllı Kart verilmiyordu.

Çünkü Akıllı Kart Yönetmeliği’ne göre “Çağdışı ve İnkılap Kanunlarına aykırı kıyafetle fotoğraf yasak”tı.

Kayabaşı çifti ve avukatları Erkan Akkuş büyük bir hukuk mücadelesi verdi.

Şu anda Meclis Başkanı olan eski Milli Savunma Bakanı adına mahkemeye“Başörtüsü çağdışı ve İnkılap Kanunlarına aykırıdır” yazısı bile gitti.

Sonuçta yönetmelik değişti; Meral Hanım kart alabildi.

Ama bitmedi.

Öyle ya, Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanların eşleri başörtülü; başörtülü milletvekili var. Yasaklar kalktı. Ama öyle değil işte.

Meral Hanım bu kez Akıllı Kart’la bile Orduevi’ne alınmadı.

Çünkü çok ince kaleme alınmış “Alın, çene ve yüzleri açık kalacak şekilde, çene altından bağlanmış eşarp” kuralına uygun bulunmadı!

Genelkurmay Başkanlığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın, yani şu anda Genelkurmay Başkanı olmuş Kuvvet Komutanı’nın komutanlığının yazdığı yazıda böyle dendi.

Avukat Akkuş, aileyle birlikte yine hukuka başvurdu:

“Hakkını kullanabilmesi için yaşam tarzını, inancını, ibadetini veya kıyafetini değiştirmek zorunda değildir. Bu yasak Anayasa’ya aykırıdır!”

Belki Başkomutan ile Başbakan bu konuda bir şey der.

Türkiye “şehit cenazesi” etrafında da bölündü.

Yüzbaşı kardeşinin tabutu başında, “Çözüm süreci dendi, şimdi sonuna kadar savaş deniyor” diye yürek isyanını herkese duyuran Yarbay Alkan’ı destekleyenler ve iktidar safından yerden yere vuranlar.

Bir astsubay “şehit”ti ama Aleviydi; Cemevine “laik” devlet uğramadı!

***

Yarbay Alkan etrafında cepheleşen iki taraftan kimsenin aklına gelmeyen, çünkü asla ilgilenmediği soru ise şuydu:

Bir ağabey daha vardı; o neden böyle tepki göster(e)medi?

***

Yanılmıyorsam en büyük ağabey. Subay değil astsubay.

“Şehit kardeş” için herhalde onun da yüreği paramparça oldu.

Ama acısını sesli yaşayamıyordu işte.

Üzerlerindeki üniformaların farkı, kuşatıldıkları şartlar, alt-üst ilişkilerindeki konumlar muhtemelen en büyük ağabeyin içindeki isyanı bastırıp çoktan ezmişti bile!

Elbette bu tahmin.

Belki de tamamen “karakter” farklılığıdır!

O zaman ikinci soru-soruna geçeyim.

***

İkiye yarılmış yurdum vicdanının bir tarafı, “soruşturma açılan” Yarbay Alkan’a ceza verilmemesi için kampanyaya başladı.

Kardeş acısını, insani duygu ve öfkesini ifade eden bir askerin ceza almaması için.

Bir kısmı elbette, bu tepki ve öfke iktidara da yönelik olduğu için!

Öteki taraf “ceza alması” gerektiğini söylüyordu en hafifinden; yoksa linç, mezhepten etnisiteye, en adi biçimlerde tezahür ediyordu.

***

Hayat ve tarih bize hep anlatmaya çalışır ama kaz adımlara daha münasip kaz kafamız pek anlamaz:

Bir mesele sen fark ettiğin andan itibaren mesele değildir!

Bir acı sen gördüğün andan itibaren acı değildir!

Mağduriyet, sen bir mağduru seçtiğin andan itibaren var olmuş değildir!

***

Sadece duyguları patladığı için suçlanan (veya savunulan) Yarbay Alkan’ı soruşturan Jandarma-hükümet-devlet (ve Genelkurmay) katları şurada ne yaptı, biliyor musunuz:

Bir jandarma general, “şehide, gaziye hassas” ülkede, esas duruşta iyi durmadı diye, 50’sine yakın bir Uzman Jandarma’yı tekmeledi herkesin önünde.

Tekme vurduğu bacak, Güneydoğu’da yaralanıp “Gazi” olduğu için, platin takılı olduğu için esas duruşta esaslı duramıyordu.

Herkesin önündeki bu vakada bir soruşturma mı açıldı?

Bunları yazdım; yalanlama dahi olmadı.

O paşa, devlet erkânı huzurlarında son YAŞ’ta “terfi” alıp daha da paşa oldu.

***

Esas duruşta esaslı duran astsubayı, makamında çay tabağı fırlatıp tekme tokat“seven” bir albay da bir önceki YAŞ’ta paşa oldu.

Belki çok başarılı subaylar; ama insanlıktan söz ediyorum.

Tabii  “Asta müessir fiil ile suçun örtülmesi”nden de!

***

Yarbay Alkan’a ceza isteyenlerin umurunda oldu mu alttaki o iki asker?

Yarbay Alkan’ın ceza almaması için kampanya düzenleyenlerin de umurunda olmuşlar mıydı?

***

Uzman Çavuş Caner Kesimal hastaydı. Komutan inanmadı. Oda hapsine attı.

Oradan operasyona yollandı, “şehit” oldu. Tabutu başında nutuklar atıldı.

Oda hapsine atana bir soru soruldu mu?

***

Uzman Çavuş Hüseyin Palalı kanserdi. 30 gün istirahat yüzünden kovulmaktan korkuyordu. Sonra hüküm değişti ama ona yetişemedi.

Ordudan atıldı hasta yatağında. OYAK sorunca GATA “Çalışabilir” raporu vermişti. Kalkamıyordu. Telefonla konuşuyordum bazen.

GATA’dan bir rapor daha istendi. Ondan önce öldü.

Kovanlar, rapor verenler vicdani bir soruya muhatap oldu mu?

***

Özgür Örs, hudut karakolunda Işid’le mücadele ediyordu. Işid rehin aldı. Serbest kalınca Başbakan müjde verdi. Sonra er yapılıp sordudan atıldı, “mukavemetsiz teslim olup terör örgütü propagandasına alet olarak TSK ve TC itibarını zedeledi”diye. Biri bebek, iki çocuğu vardı.

Duydunuz mu, uyudunuz mu?

***

PKK’nın kaçırıp günlerce alıkoyduğu uzman çavuşlar da ordudan atıldı, aynı sebeple.

Kimin vicdanına dokundu?

***

Twitter’da iki kelime, de ki 140 karakterle bir mesleki tepki dile getiren astsubaylar yargısız kovuldu. Hiç oralı oldunuz mu?

***

Bir komutan uzman çavuşları toplayıp “Biz başız, siz.ötsünüz. Siz kölesiniz” dedi. Yazdım. Sonradan Genelkurmay da doğruladı.

Ne oldu?  Terfi etti!

***

Erler, uzmanlar, astsubaylar, Nazlı Üsteğmen intihar etti. İntiharlar şehit sayısını geçti.

Bazen her şey intihar sayıldı; bazen Er Sevag gibi vurulanların, Er Uğur gibi dayakla öldürülenlerin yüksek sorumluları asla çıkmadı.

***

Bir astsubay zar zor çıkan kurada Uludağ tesislerine gitti ailesiyle. Ertesi gün ailecek atıldılar oradan. Karısı başörtülü diye.

Bir başkası lojmana eşini sokamadı. Başörtülü diye. Yazdım. Avukatı Erkan Akkuş mücadele etti. Milli Savunma Bakanı “Çağdaş kılık kıyafet değil, İnkılap Kanunlarına aykırı” diye başörtülü fotoğrafa yasağı savundu. Sonra yönetmelik değişti.

Ama aynı kadını bu kez orduevine almadılar. Başörtülü diye.

Çok mu umurunda oldu trollerin!

***

Afyon’da 25 askeri zorla cephaneliğe tıkıp paramparça 6 kilometreye yayılmalarını izleyen komutanlar serbest yargılanıyor; isyan eden aileler mahkum oldu.

Vicdanlar çok mu meşguldü?

Eski Başbakan, bir tersane efendisine telefonda askeri ihale tavsiye ederken Karşıyaka’da tersane 10 askere mezar oldu.

Ne oldu?

***

Elini sallasan anti-emperyaliste çarpan İncirlik-çuval memleketinde, ABD’nin vurduğu Muavenet’te “şehit” sayılmayan, tazminat ödenmek istenmeyen askerin hakkı AİHM’de aranıyor.

Atıp tutuyorlar ya “Ne mutlu şehit ailesine… Ben de şehit olayım ama işim çok”diye…

Kimilerini şehit ve gazi saymayıp ucuza getirmek için SGK’dan MGK’ya ne çok kurumun uğraştığından…

Kopuk ayakların, parmakların, ellerin santimini ölçen…

Özel sektöre ihale edilmiş kamera takma işinde zorla çalıştırılan ve düşerek ölen Astsubay Gökhan’ın 3 metreden değil 2.90’dan düştüğüne bilirkişilik edip komutan aklayan düzenden haberiniz oldu mu hiç!

***

Yarbay Alkan bu düzende linç ediliyor yahut savunuluyor.

Kimse şunu bile merak etmiyor; peki en büyük ağabeyi susturan, bastıran neydi diye!

Bunca insanı harcamış o vakaları soruşturmayan “militer” devlet hangi yüzle onu soruşturacak diye!

Öyle ya, Cumhurbaşkanı’nın bir şehit yakınına söylediği iddia edilen söz gibi:

Bu mesleği seçerken düşünselerdi; değil mi!

***

Vicdanımız vicdan olsaydı, hep titrerdi.

Düzova’dan Yüksekova’ya…

Yarbaydan astsubaya, uzman çavuşa, sıvasız hanelerin erlerine!

Öyle değil ama.

İçten pazarlık yapan vicdana bezirgân deniyor!

Türkiye “şehit cenazesi” etrafında da bölündü.

Yüzbaşı kardeşinin tabutu başında, “Çözüm süreci dendi, şimdi sonuna kadar savaş deniyor” diye yürek isyanını herkese duyuran Yarbay Alkan’ı destekleyenler ve iktidar safından yerden yere vuranlar.

Bir astsubay “şehit”ti ama Aleviydi; Cemevine “laik” devlet uğramadı!

***

Yarbay Alkan etrafında cepheleşen iki taraftan kimsenin aklına gelmeyen, çünkü asla ilgilenmediği soru ise şuydu:

Bir ağabey daha vardı; o neden böyle tepki göster(e)medi?

***

Yanılmıyorsam en büyük ağabey. Subay değil astsubay.

“Şehit kardeş” için herhalde onun da yüreği paramparça oldu.

Ama acısını sesli yaşayamıyordu işte.

Üzerlerindeki üniformaların farkı, kuşatıldıkları şartlar, alt-üst ilişkilerindeki konumlar muhtemelen en büyük ağabeyin içindeki isyanı bastırıp çoktan ezmişti bile!

Elbette bu tahmin.

Belki de tamamen “karakter” farklılığıdır!

O zaman ikinci soru-soruna geçeyim.

***

İkiye yarılmış yurdum vicdanının bir tarafı, “soruşturma açılan” Yarbay Alkan’a ceza verilmemesi için kampanyaya başladı.

Kardeş acısını, insani duygu ve öfkesini ifade eden bir askerin ceza almaması için.

Bir kısmı elbette, bu tepki ve öfke iktidara da yönelik olduğu için!

Öteki taraf “ceza alması” gerektiğini söylüyordu en hafifinden; yoksa linç, mezhepten etnisiteye, en adi biçimlerde tezahür ediyordu.

***

Hayat ve tarih bize hep anlatmaya çalışır ama kaz adımlara daha münasip kaz kafamız pek anlamaz:

Bir mesele sen fark ettiğin andan itibaren mesele değildir!

Bir acı sen gördüğün andan itibaren acı değildir!

Mağduriyet, sen bir mağduru seçtiğin andan itibaren var olmuş değildir!

***

Sadece duyguları patladığı için suçlanan (veya savunulan) Yarbay Alkan’ı soruşturan Jandarma-hükümet-devlet (ve Genelkurmay) katları şurada ne yaptı, biliyor musunuz:

Bir jandarma general, “şehide, gaziye hassas” ülkede, esas duruşta iyi durmadı diye, 50’sine yakın bir Uzman Jandarma’yı tekmeledi herkesin önünde.

Tekme vurduğu bacak, Güneydoğu’da yaralanıp “Gazi” olduğu için, platin takılı olduğu için esas duruşta esaslı duramıyordu.

Herkesin önündeki bu vakada bir soruşturma mı açıldı?

Bunları yazdım; yalanlama dahi olmadı.

O paşa, devlet erkânı huzurlarında son YAŞ’ta “terfi” alıp daha da paşa oldu.

***

Esas duruşta esaslı duran astsubayı, makamında çay tabağı fırlatıp tekme tokat“seven” bir albay da bir önceki YAŞ’ta paşa oldu.

Belki çok başarılı subaylar; ama insanlıktan söz ediyorum.

Tabii  “Asta müessir fiil ile suçun örtülmesi”nden de!

***

Yarbay Alkan’a ceza isteyenlerin umurunda oldu mu alttaki o iki asker?

Yarbay Alkan’ın ceza almaması için kampanya düzenleyenlerin de umurunda olmuşlar mıydı?

***

Uzman Çavuş Caner Kesimal hastaydı. Komutan inanmadı. Oda hapsine attı.

Oradan operasyona yollandı, “şehit” oldu. Tabutu başında nutuklar atıldı.

Oda hapsine atana bir soru soruldu mu?

***

Uzman Çavuş Hüseyin Palalı kanserdi. 30 gün istirahat yüzünden kovulmaktan korkuyordu. Sonra hüküm değişti ama ona yetişemedi.

Ordudan atıldı hasta yatağında. OYAK sorunca GATA “Çalışabilir” raporu vermişti. Kalkamıyordu. Telefonla konuşuyordum bazen.

GATA’dan bir rapor daha istendi. Ondan önce öldü.

Kovanlar, rapor verenler vicdani bir soruya muhatap oldu mu?

***

Özgür Örs, hudut karakolunda Işid’le mücadele ediyordu. Işid rehin aldı. Serbest kalınca Başbakan müjde verdi. Sonra er yapılıp sordudan atıldı, “mukavemetsiz teslim olup terör örgütü propagandasına alet olarak TSK ve TC itibarını zedeledi”diye. Biri bebek, iki çocuğu vardı.

Duydunuz mu, uyudunuz mu?

***

PKK’nın kaçırıp günlerce alıkoyduğu uzman çavuşlar da ordudan atıldı, aynı sebeple.

Kimin vicdanına dokundu?

***

Twitter’da iki kelime, de ki 140 karakterle bir mesleki tepki dile getiren astsubaylar yargısız kovuldu. Hiç oralı oldunuz mu?

***

Bir komutan uzman çavuşları toplayıp “Biz başız, siz.ötsünüz. Siz kölesiniz” dedi. Yazdım. Sonradan Genelkurmay da doğruladı.

Ne oldu?  Terfi etti!

***

Erler, uzmanlar, astsubaylar, Nazlı Üsteğmen intihar etti. İntiharlar şehit sayısını geçti.

Bazen her şey intihar sayıldı; bazen Er Sevag gibi vurulanların, Er Uğur gibi dayakla öldürülenlerin yüksek sorumluları asla çıkmadı.

***

Bir astsubay zar zor çıkan kurada Uludağ tesislerine gitti ailesiyle. Ertesi gün ailecek atıldılar oradan. Karısı başörtülü diye.

Bir başkası lojmana eşini sokamadı. Başörtülü diye. Yazdım. Avukatı Erkan Akkuş mücadele etti. Milli Savunma Bakanı “Çağdaş kılık kıyafet değil, İnkılap Kanunlarına aykırı” diye başörtülü fotoğrafa yasağı savundu. Sonra yönetmelik değişti.

Ama aynı kadını bu kez orduevine almadılar. Başörtülü diye.

Çok mu umurunda oldu trollerin!

***

Afyon’da 25 askeri zorla cephaneliğe tıkıp paramparça 6 kilometreye yayılmalarını izleyen komutanlar serbest yargılanıyor; isyan eden aileler mahkum oldu.

Vicdanlar çok mu meşguldü?

Eski Başbakan, bir tersane efendisine telefonda askeri ihale tavsiye ederken Karşıyaka’da tersane 10 askere mezar oldu.

Ne oldu?

***

Elini sallasan anti-emperyaliste çarpan İncirlik-çuval memleketinde, ABD’nin vurduğu Muavenet’te “şehit” sayılmayan, tazminat ödenmek istenmeyen askerin hakkı AİHM’de aranıyor.

Atıp tutuyorlar ya “Ne mutlu şehit ailesine… Ben de şehit olayım ama işim çok”diye…

Kimilerini şehit ve gazi saymayıp ucuza getirmek için SGK’dan MGK’ya ne çok kurumun uğraştığından…

Kopuk ayakların, parmakların, ellerin santimini ölçen…

Özel sektöre ihale edilmiş kamera takma işinde zorla çalıştırılan ve düşerek ölen Astsubay Gökhan’ın 3 metreden değil 2.90’dan düştüğüne bilirkişilik edip komutan aklayan düzenden haberiniz oldu mu hiç!

***

Yarbay Alkan bu düzende linç ediliyor yahut savunuluyor.

Kimse şunu bile merak etmiyor; peki en büyük ağabeyi susturan, bastıran neydi diye!

Bunca insanı harcamış o vakaları soruşturmayan “militer” devlet hangi yüzle onu soruşturacak diye!

Öyle ya, Cumhurbaşkanı’nın bir şehit yakınına söylediği iddia edilen söz gibi:

Bu mesleği seçerken düşünselerdi; değil mi!

***

Vicdanımız vicdan olsaydı, hep titrerdi.

Düzova’dan Yüksekova’ya…

Yarbaydan astsubaya, uzman çavuşa, sıvasız hanelerin erlerine!

Öyle değil ama.

İçten pazarlık yapan vicdana bezirgân deniyor!

İzmir Askeri Casusluk davasında yargılanan iki askerle ilgili iki farklı karar dikkat çekti. Davada 1 hafta tutuklu kalan Donanma Komutanı Veysel Kösele terfi alıp ‘oramiral’ olurken, tutuksuz yargılanan Hava Astsubay Engin Aşlakçı önce ordudan atıldı. Aşlakçı, geri dönüş davasını kazandı ancak Savunma Bakanlığı dava açınca bu kez ‘ihraç’ edildi.

Hava Astsubay Engin Aşlakçı, İzmir Askeri Casusluk davasında, örgüt lideri olduğu ileri sürülen işadamı Bilgin Özkaynak’ın bilgisayarından çıktığı öne sürülen ‘Pandora’ adlı dosyada ismi bulunan yüzlerce askerden biriydi. ‘Uçuş programında kullanılacak görev kodları’ başlığı altındaki bilgilerin bulunduğu bölümde ismi vardı. Yine davanın sanıklarından ve örgüt liderlerinden olduğu öne sürülen Narin Korkmaz, mahkeme kararıyla dinlenen telefonunda, bir arkadaşının Facebook sayfasında gördüğü Aşlakçı’nın isminden bahsetmişti. Bu ‘deliller’ Astsubay Engin Aşlakçı’yı önce şüpheli, sonrasında sanık yaptı. 2012’den itibaren tutuksuz olarak yargılanmaya başlandı. İddianamede, ‘Örgüt yöneticisi Narin Korkmaz koordinatörlüğünde örgüt adına faaliyette bulunduğu, bilgi ve belgeleri örgüte kazandırdığı’ öne sürüldü.

 

TSK’DAN ATILDI

İstihbarat birimlerinin raporu doğrultusunda Engin Aşlakçı 2014’ün ocak ayında TSK’dan atıldı. Aşlakçı bekarlık yıllarındaki özel hayatındaki ilişkilerinden ötürü sorgulanmış, askerlik mesleğine yakışmayan davranışları olduğu tespit edilmişti. Hava Kuvvetleri Komutanlığı istihbarat birimlerinin iddiasına göre, Engin Aşlakçı İzmir Askeri Casusluk davasında örgüt lideri olduğu öne sürülen Narin Korkmaz’ı askeri okul öğrencileriyle de tanıştırmıştı. Engin Aşlakçı ısrarla bu iddiayı reddetse de, telefon kayıtlarının incelenmesini istese de, olumlu bir yanıt alamadı. 

TSK’dan atılan Aşlakçı, mesleğine geri dönebilmek için avukatı Mehmet Erkan Akkuş aracılığıyla dava açtı. Avukat Akkuş, müvekkilinin Hava Kuvvetleri Komutanlığı istihbarat birimleri tarafından tehdit ve baskı altında sorgulandığını, özel hayatına ilişkin ifadelerin alındığını, henüz yargılaması devam eden İzmir’deki Askeri Casusluk davası esas alınarak hukuksuz şekilde TSK’dan atıldığını iddia etti.

ATILMA HUKUKSUZ 

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 1’inci Dairesi, 25 Ocak 2015 tarihindeki duruşmasında karar verdi. Mahkeme, Astsubay Aşlakçı’nın TSK’dan atılmasının hukuken geçerli ve makul delillere dayanmadığını, soyut ve gerçeklikten uzak şüpheler üzerine yapılan tespitler içerdiğini, aynı zamanda devam eden İzmir’deki davanın sonuçlanmasından önce atılma işleminin gerçekleşmesinin hukuka aykırı olduğu kararını verdi. Mahkeme Başkanı Hâkim Albay Dr. Celal Işıklar, Hâkim Albay Fikret Eres, Hava Hâkim Yüzbaşı Bengü Abban, Astsubay Aşlakçı’nın mesleğine geri dönmesi yönünde oy kullanırken, Hava Kurmay Albay Turgay Akgül ve Topçu Kurmay Albay Salih Buçukoğlu muhalefet şerhi koyarak Aşlakçı’nın aleyhinde oy kullandı.

KARAR DEĞİŞTİ

Kararın ardından Astsubay Engin Aşlakçı, nisan ayında Diyarbakır 8’inci Ana Jet Üssü Komutanlığı’nda göreve başladı. 2 çocuk babası Engin Aşlakçı, ailesi ile birlikte Diyarbakır’a taşındı. TSK’ya geri dönen ve mesleğine ikinci kez başlayan Aşlakçı’nın sevinci kısa sürdü. Milli Savunma Bakanlığı, Aşlakçı’nın TSK’ya geri dönüşüne itiraz etti. ‘Karar düzeltme’ talebi ile dava açtı. Dava temmuz ayı sonunda Askeri Yüksek İdare Mahkemesi 1’inci Dairesi tarafından tekrar görüldü. Mahkeme heyeti aynıydı ancak karar farklı çıktı. Mahkeme Başkanı Hâkim Albay Dr. Celal Işıklar, Engin Aşlakçı’nın atılmasına gerekçe gösterilen delillerin somut olduğu, atılma kararının hukuka uygun olduğu yönünde görüş beyan etti. Mahkeme bu kez 2’ye karşı 3 oyla Engin Aşlakçı’nın TSK’dan atılmasına karar verdi.

2 HÂKİM KARARA DİRENDİ

Karara muhalefet şerhi koyarak karşı oy kullanan ve ilk mahkemedeki görüşlerine direnen Hâkim Albay Fikret Eres ile Hava Hâkim Yüzbaşı Bengü Abban, muhalefet şerhi gerekçelerinde, Astsubay Engin Aşlakçı’nın yaşadığı tüm ilişkilerin özel hayat sınırları içerisinde cerayan ettiğini, askeri disiplini olumsuz etkilemediğini belirterek, tüm bunların özel hayat dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ifade ettiler. Ayrıca iddiaların somut ve şüphe götürür olduğuna da dikkat çekerek, İzmir’deki davanın sonuçlanmadan ayırma işleminin yapılmasının hukuksuz olduğunu öne sürdüler. 

KUMPAS BİTMİYOR

Engin Aşlakçı kararla ilgili şunları söyledi: “Hayatımın son 3 yılı kabus gibi geçti. Tanımadığım kişiler karşıma örgüt yöneticileri olarak çıkartıldı. İzmir’deki dava sonuçlanmadan ordudan atıldım. Mahkeme kararıyla geri döndüm. Adaletin tecelli ettiğine inanmıştım. Eşim ve 2 çocuğum ile yeni görev yerim Diyarbakır’a taşındık. Yeni bir başlangıç yaptığımızı düşünmüştük. Yanılmışız. Çok üzgünüm. Şu an hâlâ görevimin başındayım ancak karar tebliğ edildikten sonra işsiz kalacağım. Maalesef kumpaslar bitmiyor.”

 

YAŞ’TA ORAMİRAL OLDU

İzmir Askeri Casusluk Davası’nda yargılanan ve 1 hafta cezaevinde tutuklu kalan Donanma Komutanı Veysel Kösele, 2015 Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararları sonunda ‘Oramiral’ rütbesine terfi etti. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan da geçen yıl, askerlerin yargılandığı davalarla ilgili “Milli orduya kumpas kurulduğunu” söylemişti.

 

ÜSTEĞMEN İNTİHAR ETMİŞTİ

İzmir Askeri Casusluk davası sürdüğü sırada, Hava Kuvvetleri Komutanlığı 200 subay ve astsubay hakkında soruşturma başlattı. Askerlerin bilgisayarları incelendi, özel hayatları mercek altına alındı. Hava Üsteğmen Nazlıgül Daşdanoğlu da sorgulananlardan ve atılanlardan biriydi. 7 Kasım 2012’de beylik tabancası ile intihar etti. 

TV kanallarının “altyazı bandı” dijital sayaç gibi dönüyor.

“Altyazı” ana ekrandaki perişan halimizin kısa, sert, seri ve soğuk tercümesi.

“3 polis şehit olmuş olup…”

“Şurada 3 terörist, orada 5 terörist…”

“Cizre’de 17 cenaze…”

“Türkiye’den açılan lastik botun batmasıyla 34 mülteci daha, 4’ü bebek, 10 çocuk da…”

“Hac’daki vinç faciasında ölen Türklerin sayısı 12’ye…”

***

Hızla dönen altyazıların her birinde bir çocuk babasını, bir baba evladını, bir kadın kocasını, bir aile sevdiklerinin izini sürüyor.

Her sayı bir acı ve bu acıları yönetmesi gereken bir hükümet esasen yok.

Acıları yönetmesi gereken bir başbakan, iki kez seçilmiş ama esasen genel başkan bile değil.

Vincin üzerine abandığı lastikten bot bir hayat!

Ya lastik bot battı batacak ya vinç indi inecek.

Kimi ölüm savaşın, kimi ölüm pusunun, kimi ölüm buyrukların, kimi ölüm çaresizliğin, kimi ise bizatihi kibirli krallıkların, sarayların eseriyken kutsanacak.

Neye sevinelim; “darbeci Mısır ordusu” gibi, “terörist sanıp ateş açarak 12 turistin öldürülmediğine” belki.

Öyle ya, Uludere başka şeydi!

Öyle ya, “Teröristleri destekleyen laflar etmişler” şayiasıyla, bir inşaatta 8-10 işçinin 1000 kişi tarafından kuşatılıp ceza olarak, yoksulluğun tek menkul kıymeti olan eşyalarının, giysilerinin linç edilerek yakıldığı mevsimdeyiz.

Öyle ya, buna da şükür; Esenyurt’ta şıkıdım AVM’nin şantiyesinde işçilere münasip görülmüş naylon çadırda 11’i birden yanmış, erimişti ya aynı ülkede…

Giysi ne ki tulumbacı!

***

Devlet-millet olarak hep birlikte “şehitlik”i ne kadar önemsediğimize hiç şüphe yok.

Evladı yanında kalleşçe öldürülen polisinki de, hamile karısı yanında katledilen askerinki de, kahpe mayınla can verenlerinki de tabii ki öyle.

Örgüt de kendi kayıplarını öyle kutsuyor öte yanda.

“Devrim şehitleri” de var bu topraklarda.

Fakat en büyük kutsama ve teşvik elbet hep herkesin büyüğü devletten geliyor.

“Ne mutlu onlara” diye.

Bunu sert eleştiren dergiyi toplatarak, yüreğindeki bir isyanı “Önce barış gördük, sonra bir baktık ki öldük” diye haykıran babaları “karaktersiz” sayarak da.

En güçlü kutsama nedense kendi çocuklarını çürükle, torpille askerden kaçırmışlar ile bizzat bedeli mukabili kaçmış birilerinden geliyor.

Bir seferde 300 madenciyi toprağa gömmüş olan madeni katliamdan az önce övmüşken, kazadan sonra ihmallerin kurbanı işçileri “şehit” diye kutsayan ya da“işim olmasa, ben de şehit olurum” diyenlerden.

***

Az bilinen bir şeyi paylaşayım o zaman; bazen burada aktarıyorum:

Devletimiz epeyce askeri de şehit veya gazi saymamak için, SGK’dan MGK’ya müthiş çaba harcıyor.

Saysa da tazminat vermemek için ayrı bir mücadele veriyor.

Danıştay içtihadında “şehit” tanımı epey kapsayıcı iken, ölümlerden değil, paradan tasarruf olsun diye ayrımdan ayrıma koşup duruyor.

Astsubay Nurettin Atmaca 2006’da, “Harp Bölgesi” Kıbrıs’ta tank birliğinde, 24 saatlik mesailer ardından kalp kriziyle ölmüştü. Ölüm belgesi “Şehit” olarak düzenlense de devlet “şehit” saymadı, eşine maaş bağlanmadı; öyle“kendiliğinden öldü” diye.

Avukatlar Meral Akkuş ile Erkan Akkuş ile ailenin mücadelesi sonunda 2014’te“şehit oldu.”

Komutanlık hukukçuları şimdi de “tazminat”ı reddediyor. Şehit fazla pahalıya gelmesin diye!

Astsubay Emrah Ünalan ise, kayınpederini öldürüp karısını yaralamış bir firari katilin “yakalanması görevi verilmiş ilçe Jandarma’da yakalamadan sorumlu”olarak tanımlanmış, firariyi yakalamak istemiş, ama öldürülmüştü.

Normal tazminatlar dışında eşi “şehit” için idareden 50 bin TL manevi tazminat isteyince komutanlık avukatının savunması şöyle oldu:

“Faaliyet keşif ve gözetleme idi. Tedbirsiz, dikkatsiz hareket etmiştir. Kendiliğinden operasyon yapmıştır. Kişisel kusurundan dolayı tazminat hukuka aykırıdır…

Herhangi bir manevi tazminat da zenginleşme amacına hizmet eder. Olmaz!”

***

Daha önce de yazdım.

Bombayla kopan parmaklarının milimetresi, görevi değilken çıkarıldığı ve düşüp öldüğü asma tavanın santimetresi ölçülüp ölümü değersizleştirilenler mevcut.

İncirlik Efendisi ABD’nin vurduğu Muavenet’teki “şehit” de, “terör bölgesinden kalkan” ve düşen askeri uçak pilotu da, devletin kabul etmediği şehitlik mertebelerini ispat için, yakınlarının AİHM mücadelesinde bir nevi yaşamaya devam ediyor!

Bazen bir de bu yüzden işte… Şehitler Ölmez oluyor. Şehitler ölmez, kendi içlerinde tasnif edilip bölünür oluyor.

Devlet onları tanımakta güçlük çektiği için; yaşayanlar gibi ölümleri de sınıflandırıp durduğu, neredeyse öldüklerine bile inanmadığı için.

Hiçbir şey göründüğü gibi olmadığı için!

Siirt’in Pervari İlçesi Herekol Dağı mevkiinde operasyon bölgesine indirilecek ilk tim için havalanan helikopter 06:55’te havalandı ve 07:12’da planlanan yere ulaştı. Helikopter 07:28’de dönüş yaptı. İkinci timin intikali için havalanan helikopter ile 07:45 gibi irtibat kesildi. 

Operasyon bölgesinde bulunan ilk tim, ikinci timi getirmek üzere olan helikopter sesinin büyük bir gürültü ile kesildiğini fark etti. Olay bölgesine giden tim, helikopterin düştüğünü gördü.

SİİRT’TE ASKERİ HELİKOPTER DÜŞTÜ

SORUŞTURMA 3 YIL SÜRDÜ
17 Jandarma Özel Harekât mensubunun şehit olduğu helikopter kazazı ile ilgili, Diyarbakır’da bulunan Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı soruşturma başlattı. Ailelerin de yaptığı başvurular sonrası yürütülen soruşturma 3 yıla yakın sürdü.

KOMUTAN: KİMSEYİ ZORLA GÖNDERMEDİM
Soruşturma kapsamında ifadesi alınan Siirt 3’üncü Komando Tugayı Komutanı, yapılan hava intikalinin iptali ile ilgili kendisine bir talebin gelmediğini savundu. Kararda adı yer almayan komutan, herhangi bir personeli veya pilotu, olumsuz koşullara karşın göreve gitmeye zorlamasının söz konusu olmadığını kaydetti.

DEĞİŞEN MEVSİM ŞARTLARI SEBEP OLDU
Askeri savcılık yürüttüğü soruşturma sonrası, sıralı komutanların sorumlu olduğunu gösterir bir delil veya şüphe bulunmadığına işaret etti. Kararda, “Kaza/kırıma mevsime bağlı olarak gelişen hava değişikliği ile görüş mesafesinin düşmesi neticesinde meydana geldiğinin değerlendirildiği anlaşılmakta” denildi.

ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ 17 EVDE 17 AYRI HİKÂYE

AV. AKKUŞ: ADİL YARGILAMA OLMALI
Kazada şehit olan askerlerden bir kısmının ailesinin avukatı Mehmet Erkan Akkuş “Askeri savcılık üç yıllık soruşturma sonunda helikopterin neden düşmemesi gerektiğini açıklayıp; sıralı ve oorumlu komutanların görevlerini ihmal ettiklerine, mevzuat hükümlerine aykırı haraket ettiklerine dair yeterli delil ve şüphe bulunmadığına, ani değişen hava şartları ve yoğun sisin kazaya neden olduğuna karar vermiş. Komutanlar sıralıdır ama sorumluk vicdana ve adil bir yargılama ile ortaya çıkar” dedi.

PİLOT HAVANIN KÖTÜ OLDUĞUNU BİLDİRDİ
Av. Akkuş açıklamasının devamında “Soruşturmayı yürüten askeri savcılık bile olay günü helikopterin düştüğü bölgeye helikopter ile hava muhalefeti iniş yapamamıştır. ilk sortiyi yapan, ve ikinci sortide düşen helikopteri kullanan Şehit Plt Yzb. Anıl Barış Çetin bölgede hava şartlarının kötü olduğu ve uçuş emniyetinin tehlikeye düşmesi durumunda uçuşu keseceğini bildirmiştir. Buna rağmen uçuş konusunda ısrar ısrar edildiği makul şüphesi vardır. Ayrıca Hava muhalefeti sebebiyle helikopterin düşmesi de başlı başına bir ceza davası sebebidir. ‘Mevsime bağlı olarak gelişen hava değişikliğini ‘ öngörememek de harekatı planlayan ve harekat emri verenlerin kusurunu ortaya koyar. Biz askeri savcılığın bu kararına, bir başka komutanlık nezdinde kurulmuş bir askeri mahkemeye itiraz edeceğiz” şeklinde konuştu.

Şırnak’ta ’emre itaatsizlik’ten tutuklanan iki subay için tahliye kararı çıktı 

04/11/2015 – Hurriyet.com.tr 

 

Şırnak’ta ‘emre itaatsizlik’ suçlaması ile tutuklanan iki subay için yapılan itirazı değerlendiren askeri mahkeme kararını verdi. Dün alınan karara göre iki subay tahliye edildi; görev yerlerine gönderildi.

Jandarma Genel Komutanlığı’na bağlı 23’üncü Jandarma Sınır Tümen Komutanlığı Askeri Mahkemesi geçtiğimiz 16 Ekim’de Jandarma Üsteğmen F.M ve e Yüzbaşı Ü.V.A. hakkında tutuklama kararı verdi.

İki subay da Diyarbakır Askeri Cezaevine konuldu. İki subayın tutuklanma gerekçesini ise “Büyük zarar veren emre itaatsizlikte ısrar” suçlaması oluşturdu.

‘Gece riskli, çok kayıp veririz’ diye dağda arama yaptırmayan iki komutana hapis

İki subay, askeri savcılık ve mahkeme sürecinde yaptıkları savunmada, kendilerinden yapılması istenen arazi arama tarama faaliyetini yapmaları durumunda çok sayıda askerin yaşamını yitirebileceği vurgulandı.

İKİ SUBAYA DA TAHLİYE
İki subayın tutuklanmasından sonra Üsteğmen F.M. adına itiraz başvurusu yapıldı. Başvuruyu Van Jandarma Kolordu Askeri Mahkemesi değerlendirdi. Askeri mahkeme dün aldığı kararla iki subayın da tahliyesini sağladı.İki subay görev yaptıkları bölgeye döndü. Haklarındaki soruşturmanın ise devam edeceği öğrenildi.

‘TUTUKLAMA KEYFİ YAPILDI’
Üsteğmen F. M.’nin avukat Mehmet Erkan Akkuş konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Ceza yargılamasında tutuklama çok sıkı şekli şarta bağlanmıştır. Tutuklama istisnai bir yoldur. İki dudak arası keyfi tutuklamalar adil yargılanma hakkı önündeki en büyük engeldir. İtirazımızın kabul edilmesine hakkın iadesi olarak değerlendiriyoruz” dedi 

Çarpıp kaçtığı lisesi öldü, önce tutuklandı sonra salıverdi 

30/10/2015 – Dinçer GÖKÇE 
 

Ankara Akyurt’ta yaşanan kaza 21 Eylül gecesi yaşandı. Kazaya karışan otomobili Erkan Fidan (26) kullanıyordu. Tutanaklara göre saat 00:10’da yaşanan olay esnasında Tahtalı da evlerinin yakınındaki yolda bisikleti ile tur atıyordu. Fidan’a göre, Tahtalı bisikletini yanlış yöne kırarak kazanın olmasına nende oldu. 
Çarpma sonrası Tahtalı’nın bisikleti bir yana bedeni bir yana düştü. Fidan, çarpmadan sonra araçtan indi; Tahtalı’nın nabzına baktı. O sıra 112 Acil Servisi’ni arayan Fidan, kendi ifadesi ile, paniğe kapılarak olay yerinden kaçtı. Bir süre sonra tekrar kaza yerine dönen Fidan, Tahtalı’nın başında 4 kişi toplanmıştı. Tahtalı hastaneye kaldırıldı ancak kurtarılamadı.

SANIK AVUKATI: ÖLEN KUSURLU
Kazaya ilişkin hazırlanan trafik tespit raporuna göre Fidan asli kusurlu olarak kayda geçti. Fidan, savcılığa sevk edildi. Soruşturmaya bakan Savcı, Fidan’ı, tutuklanması talebi ile Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk etti. Fidan Akyurt Sulh Ceza Hâkimliğlinde yaptığı savunmada, kasten bir suç işlemediğini, tutuksuz yargılanmayı talep etti. Fidan’ın savunmasını üstlenen iki avukatından Ahmet Mutlu, kazada yaşamını yitiren Tahtalı’nın kusurlu olduğunu belirterek “Bisikletlinin (Batuhan Tahtalı) kusur oranı daha yüksekti” dedi.

ÖNCE TUTUKLAMA SONRA TAHLİYE
Hâkimlik, Erkan Fidan’ın tutuklanmasına karar verdi. Ancak, Fidan adına yapılan itirazı değerlendiren hâkimlik, Fidan’ın tahliyesine karar verdi. Gece bekçisi baba ve ev kadını bir annenin 4 çocuğundan biri olan Batuhan Tahtalı’nın ölümü aileyi şoke ederken, Erkan Fidan’ın tahliye edilmesi aileyi bir kez daha yıktı.

ESRAR KULLANDIĞI BELİRLENDİ
Tahtalı ailesi adına Akyurt Cumhuriyet Başsavcılığı’na itiraz başvurusu yapan Av. Mehmet Erkan Akkuş, Fidan’ın kaza anında uyuşturucu ve alkollü olduğunu bildirdi. Emniyet Genel Müdürlüğü Ankara Kriminal Laboratuvarı Müdürlüğü Uzmanlı Raporu’na göre, Fidan’ın kanında uyuşturucu madde (esrar) tespit edildi. İtiraz dilekçesinde, Tahtalı ailesinin, adaletin yerini bulmasını beklediği vurgulandı. 

YARGIYA GÜVENSİZLİĞE YOL AÇAR
Av. Akkuş, ölümlü kaza ile ilgili Hürriyet.com.tr’ye yaptığı açıklamada ise “Bu elim olayı kaza nitelendirmek kamu vicdanına aykırıdır. Uyuşturucu madde kullanarak direksiyona geçmek bilinçli taksir ile ölüme neden olmaktır.


Ceza yargılaması uygulamalarında biraz dahi mağdurlarda oluşacak infiale göre de karar vermelidir. Burada mahkeme, en azından kamu vicdanı için, şüpheli tahliye etmemesi gerekirdi. Takdir yetkisi, uyuşturucu alarak araç kullanan şüpheli lehine kullanmıştır. Acılı ailede, yargıya güvensizliğin baş göstermesi daha büyük infiale neden olan olaya vücut verir” dedi.

dgokce@hurriyet.com.tr

BAŞÖRTÜSÜ GİREMEZ!

Hala böyle bir şey olabiliyor mu?

Kelepçe takılınca hemen müdahale edip Emniyet Müdürü’nü alan bir Başbakan varken bile!

Son halkası hariç bir kaç kez yazdığım olay: Hakan Astsubay Ankara’da bir lojman hakkı kazanmış, ama eşi “”evine” giremiyordu.

Öğretmen eş başörtülü diye giriş için “Akıllı Kart” verilmemişti. Yönetmelik “Çağdışı ve İnkılap Kanunlarına aykırı fotoğraf olmaz” demiş, şimdi Meclis Başkanı olan Bakan’ın, yani AKP’nin Milli Savunma Bakanlığı da bu yasağı savunmuştu. Hepsi belgeli.

Sonra Astsubay ve avukatı Erkan Akkuş ciddi hukuk mücadelesi verdi. Yönetmelik değişti biraz. Lojmana giriş mümkün oldu.

Bu kez orduevine giremedi Öğretmen Hanım. Girmek isteyince çıkarıldılar. Çünkü yönetmelik yine yasak diyordu. (Uludağ’da tesisten kış günü apar topar atılanı da yazmıştım; İzmir’de kabalıkla çıkarılanı da!)

Yine hukuk mücadelesi verdiler.

Ve son halkada, Cumhurbaşkanı, Başbakan eşleri de başörtülü olan iktidarın Milli Savunma Bakanlığı savunma yaptı ve tercümesiyle şöyle dedi:

Yasak yerindedir. Orası askeri tesistir. Kararı Genelkurmay verir. (Eşi başörtülü olduğu için orduevine alınmayan) Davacı talebinin reddine karar verilmesi…”

Üçü hakim, ikisi hukukçu olmayan 5 albaydan oluşan Askeri Yüksek İdare Mahkeme heyeti de askeri yasağı ve “sivil” bakanlığı oybirliğiyle haklı gördü!

Eminim Sayın Arınç da üzülecek şimdi!

UMUR TALU 

‘Casusluk davası’ mağduru AYM’ye başvurdu

Kamuoyunda, “Askeri Casusluk” olarak bilinen “gizli bilgi ve belge bulundurma” davasında yargılanan ve TSK’dan 2 kez ihraç edilen Hava Astsubay Engin Aşlakçı, AYM’ye müracaat etti.

21.11.2015    türkiye   

 

'Casusluk davası' mağduru AYM'ye başvurdu

 
 
 

İZMİR – ÖMER SÜT

İzmir merkezli 18 ildeki “Paralel Devlet Yapılanması” operasyonuyla yeniden gündeme gelen, aralarında muvazzaf askerlerin de bulunduğu 357 kişi hakkında “askeri gizli bilgi ve belge bulundurma” suçlamasıyla açılan davada tutuksuz yargılanan ve Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ihraç edilen Hava Astsubay Engin Aşlakçı, Anayasa Mahkemesine (AYM) başvurdu.

Dava sürecinde TSK’dan atılan Aşlakçı, göreve geri dönmek için açtığı davayı kazanarak mesleğini yeniden icra etmeye başladı. Ancak Milli Savunma Bakanlığının açtığı dava sonucu geçen ağustos ayında bir kez daha TSK’dan ihraç edilen Aşlakçı, karar kendisine henüz tebliğ edilmediği için görevine devam ediyor.

Aşlakçı’nın avukatı Mehmet Erkan Akkuş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, “askeri gizli bilgi ve belge bulundurma” davasında yargılanan bazı muvazzaf askerlerin terfi etmesine rağmen, müvekkilinin meslekten ihraç edilmesinden rahatsız olduklarını, tutuklanmayan, duruşmaya bile çağrılmayan Aşlakçı’ya yapılanları anlayamadıklarını söyledi.

Akkuş, “Müvekkilim 2008’de astsubay olarak göreve başladı. Ancak birtakım soyut bilgiler ve yasal olmayan veriler nedeniyle Aşlakçı gibi birçok kişi İzmir 12. Ağır Ceza Mahkemesinde ‘Askeri yasak bilgiyi temin etmek’, ‘fuhuş’ suçlamalarıyla yargılandı. Müvekkilimin dava sürecindeki tüm beyanları avukat yardımı olmaksızın alınmış ve müvekkilim baskı altında ifade vermiştir. İzmir’de yargılama devam ederken, yargı sonucu beklenmeden müvekkilimin TSK’dan resen ilişkisi kesildi. Askeri Yüksek İdare Mahkemesine (AYİM) yaptığımız göreve geri dönüş davasını kazanarak mesleğine geri döndü. Ancak AYİM 1. Dairesi görüş değiştirerek bakanlığın talebini kabul etti ve davamızın reddine karar verdi” dedi. 

“Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk”

AYİM’in, Aşlakçı ile ilgili olarak verdiği ikinci ihraç kararının sorgulanması gerektiğini savunan Akkuş, kararın ağustos ayında verilmesine ve kasım ayının ortasına gelinmesine rağmen henüz müvekkiline tebliğ edilmediğine dikkati çekti.

Bu nedenle ilişik kesme işleminin de henüz gerçekleşmediğini dile getiren Akkuş, “Aşlakçı’nın hukuksuz bir şekilde ihraç edilmesiyle ilgili olarak Anayasa Mahkemesine bireysel olarak başvuruda bulunduk. Bu başvuru, kararın tebliğ edilmesine mani bir durum değildir. Askeri yetkililer, AYİM’in verdiği karardan mı rahatsız oldu bilmiyorum ama ortada ilginç bir durum var, aslında Engin Aşlakçı mahkeme kararı gereği asker bile değil ama askerlik yapıyor, hatta şu an uçak bakımı yapıyor” dedi.

Akkuş, AYİM’in Aşlakçı’yı ordudan ihraç etmesinin askeri yargılamaya aykırı olduğunu, müvekkilinin “Askeri casusluk davası”ndan beraat edeceğini ileri sürerek, sözlerine şöyle devam etti: 

“Anayasa Mahkemesine başvurumuzda, özel hayattaki verilerin yasa dışı yollarla elde edilmesinin gerek yargı kararına gerekse idari işleme dayanak teşkil edemeyeceğinden bahsettik. Bu davanın dosyasındaki deliller yasal değildir, müvekkilim hakkında tamamen soyut iddialar vardır. Bir telefon görüşmesinde adı geçtiği ve bir belgede ismi olduğu gerekçesiyle ifadesi alınmış ve iddianameye dahil edilmiştir. Müvekkilim, ne ismini zikreden kişileri tanımaktadır, ne de ismini belgeye geçiren kişilerden haberdardır.

Bunun yanında AYİM’in karar düzeltme sürecindeki görüşünün değişmesinin AYİM’in kanununa ve askeri usule, askeri yargılamaya aykırı olduğunu izah ettik. Şu anda tek umudumuz Anayasa Mahkemesi, başka çaremiz yok. AYM’de birikmiş dosyalar arasında eğer dosyamız iyi incelenirse haklı olduğumuz zaten anlaşılacak, umutluyuz. Şu anda tek umudumuz Anayasa Mahkemesi, başka çaremiz yok.

Firari astsubay tutuklandı 

27/11/2015 – Dinçer GÖKÇE 

 

Bolu 2. Dağ Komando Tugay Komutanlığında Astsubay Çavuş Eyüp Yiğit geçtiğimiz yıl 3 Ekim’de birliğinden ayrıldı. Bayram izni dolayısı ile garnizondan ayrılan Yiğit izin süresi bitiminde birliğe dönmedi. Sebebi ise, maruz kaldığını iddia ettiği mobbing ve görevin ağırlığı. Yiğit, verdiği ifade de, mesleğin kendisine göre olmadığını gördüğünü söyledi.

Yiğit, birliğinden ayrı kaldığı süreçte, mesleğe geri dönme korkusu daha da arttı. Amacı, birliğine giderek meslekten ayrılmak istediğini bildirmesi ve disiplinsizlik yolu ile meslekten atılmaktı.

OY KULLANDIĞI SIRADA YAKALANDI
1 Kasım günü oy kullandığı sırada Yiğit yakalandı ve çıkarıldığı Deniz Kuvvetleri Askeri Mahkemesi’nde tutuklandı. Yiğit, askeri mahkemede verdiği ifadede, seçimden sonra kendi isteği ile birliğine teslim olup ayrılmayı planladığını söyledi.

Ancak mahkeme, ‘askeri disiplinin korunması’ gerekçesi ile Yiğit hakkında tutuklama kararı verdi. Yiğit, o tarihten bu yana Mamak’ta tutuklu bulunuyor.

AV. AKKUŞ: TAHLİYE EDİLMESİNİ BEKLİYORUZ
Yiğit’in avukatı Mehmet Erkan Akkuş konu ile ilgili yaptığı değerlendirmede “Firar suçunun yargılaması neticesinde, suçun sübutu halinde bile, Ceza Muhakemesi Kanunu gereği hapis cezası müeyyidesi tatbik edilemeyecek assubayı haftalarda tutuklamak, zulümdür. Bu durum insan hakkı ihlalidir. Müvekkilin tahliyesine karar verilmesini bekliyoruz” dedi.

Kimimiz o halde ki, “sevmediği çocuklar”ın öldürülmesini makul, müstahak, meşru görüyor.

Yazı yazıyoruz; okurlarsa onlar için de tabii. O yüzden Diyarbakır’da 16 yaşında Çekvar Çubuk’un öldürülmesini anlatmayacağım.

Terör” tamam da, “devlet hoyratlığı”nı “milletin gözbebekleri”yle anlatayım o vakit.

40 bin ölümüz”ün üzerine yürümüş ve “40 bin ölümüz”le üzerimize yürüyen kâbusun kıyısındaki “bir başka şiddet” üzerine de düşünebiliriz.

Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin ellerinden öperek, “Bu devlet, Astsubay Özgür Örs’ü niçin ordudan attığını neden açıklayamadı?” diye başlayayım.

Hep soracağım.

Hudut karakolunda, “açık sınır”da, (nasıl bir emirle serbest kaldılarsa) 70 kadar Işid elemanı yakalamış, yine kovalamada sınırı az geçince Işid’e rehin düşmüş, “MİT tarafından teslim alınmış”, Başbakan’ın “Ailesine, TSK’ya, milletimize müjdeler olsun, kurtardık” diye ilan ettiği bir Astsubay neden kovuldu?

Biri yeni doğmuş, diğeri minik iki çocukla neden kapı önüne kondu?

Şu an dünyanın tartıştığı bu sınırdaki en ilginç olaylardan biridir onun kovulması.

Örs adeta çok şeyin tercümesidir!

TSK’nın er yapıp kovma gerekçesi şu:

Mukavemet etmeksizin teslim olarak terör örgütü propagandasına vesile olmuş, TC ile TSK’nın itibarını zedelemiştir.”

Bunu söyleyen devlet şu anda “Işid petrolüyle ilişki… Işid’e sınırı kapatmamış olmak… Terör örgütü mensubu trafiği” ile suçlanıyor dünyada.

Hadi hepsi yalan.

Mukavemet etmeksizin Işid’e teslim edilen Musul Konsolosluğu” Katar’ın mıydı? “Mukavemet etmeden teslim edin” emrini verenler muhtarlar mıydı? Avukatı Erkan Akkuş’un “Disiplin Kurulu”na sorduğu gibi, o polisler kahraman olarak karşılanıp alınlardan öpülmedi mi?

Süleyman Şah Türbesi’nin “vatan toprağı” Işid’e “mukavemetsiz, çatışmasız teslim” edilmedi mi?

(Genelkurmay’dan bana, kovma için “Gerekirse sebepleri açıklarız” dendi ama dosyada başkaca sebep yok.)

İşte “kahraman bir asker”in sonu: O şimdi çay ocağında evlatlarının rızkını çıkarıyor!

***

Mardin’den iki “şehit” uzman çavuş cenazesi memleketlerine gitti.

Şimdi sözü, yıllarca “Bölge”de görev yaptıktan sonra meslektaşlarının hakları için mücadele eden Emuzder Başkanı Esef Merdoğlu’na bırakayım:

Umur Abi. telefonları açarken, Başkanım şehidimiz var diyecekler diye aklım çıkıyor. Bazen arayan, keşke şehit olsaydım, diyor.

… Komando Tugayı’nda çok sayıda uzman erbaş revirden hastaneye sevk ediliyor. Ayakları donmuş. Üç gün diye gidilen dağda 20 gün. Gece dondurucu soğukta ıslak postallar ve çoraplarla ayaklar donmuş. Soğuk ısırması değil, kangren aşaması. Buna karşılık kimi komutan ‘Onlar numaracıdır. İstirahat vermeyin’ diyormuş. Yılda 90 gün hava değişimi alırsan ilişiğin kesilir tehdit ve korkusu da var. ‘Şehit olsak hem ailemizin istikbalini hem ahretimizi kurtarırdık’ diyen de var.

Dizine mühimmat sandığı düşünce yaralanan bir uzman çavuşun evine gitmesine izin verilmiyor. Oysa kanun açık; ‘yol parası kendinden, isterse evinde, dilediği yerde istirahat eder’ diyor. O da kanuna istinaden dilekçe yazıyor. Komutan ‘Yediririm sana bunu’ diyor. Sonra ‘Çıkar cep telefonunu’ diyor. ‘Yasak olduğu için yanımda değil’ deyince ‘Getir’ diyor. Getirince ‘Taşımak yasak. Mahkemeye vereceğim’ diyor.

Bir hudut ilçesinde subay, astsubay evine giderken uzmanlar tutuluyor; kanuna rağmen.

Bunları yazarken tedirginim; kardeşlerimize daha çok eziyet olur diye. Sonra bir daha düşünüyorum. Daha fazla nasıl eziyet olabilir ki! Sonra düşünmeye fırsat kalmıyor, bir şehit, bir şehit daha.”

*** 

Bir “Harbiyeli”. Okulda başarılı. Hiç disiplin cezası yok.

Disiplin Kurulu kararıyla” okuldan (kesinleşinceye kadar geçici) atıldı:

Harp okullarına giriş koşullarını taşımadığının öğrenim sırasında anlaşılması.”

Yok, kendi değil. Babası. Baba bir uyuşturucu meselesinden hüküm giyince, oğlu atıldı.

Mevzuat öyle! Yani bir babanın suçunun cezasını oğlu da çekiyor! “Suçun şahsiliği” diye bir ilke var. Yok!

Haklarını teslim edeyim, tutanaklara göre, komutanlar nazik, anlayışlı, şefkatli tebliğ ediyor atıldığını:

Şahsına karşı husumetimiz yok. Sadece mevcut mevzuat hükümleri. Yardım için elimizden geleni yaparız.”

Boynu bükük, “Tamam komutanım. Emredersiniz” diyor.

Mevzuattaki muhtemel suçları sayayım, sonra siz etrafınıza bir bakın:

Devletin şahsına karşı suçlar.

Yüz kızartıcı, şeref ve haysiyeti kırıcı suçlar: Zimmet, irtikap, iftira, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, yalan yere tanıklık ve yemin, ırza geçmek, sarkıntılık, kız kadın erkek kaçırmak, fuhşiyata tahrik, dolanlı iflas, gayri tabi mukarenet (cinsel ilişki).

İhaleye fesat, (istimal ve istihlak, yani kullanma ve tüketme kaçakçılığı hariç) kaçakçılık, devlet sırlarını açığa çıkarma.

Ben de olsam devletin en küçük yerinde bile tutmam böyle çocukları!

Olay geçtiğimiz 7 Mart günü İzmir’in Çiğli İlçesi’ndeki 2’inci Ana Jet Üs Komutanlığı’nda yaşandı. Uçak hangarları için kurulan kamere sistemi için Hava Muharebe Astsubay Yıldırım (25), çatıya çıktı. Yıldırım, aşağıda bekleyen bir başka askere kabloyu uzatmak istediği anda, çatıda oluşan kırık sonucu 4 metre yüksekten yere düştü. Kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren Yıldırım’ın cenazesi memleketi Manisa Soma’ya gönderildi. Yıldırım, Soma’da, 301 kişinin yaşamını yitirdiği maden faciasında ölen Mustafa Korkmaz’ın mezarının yanına defnedildi.

KARDEŞİ DE MADENCİ
Ailesi çiftçilik yapan Yıldırım’ın kardeşi Ramazan ise Soma’da maden ocaklarında çalışıyor.  Yıldırım ailesi, çocuklarının yaşamını yitirmesi sonrası hukuki süreç başlattı. Hava Kuvvetleri Komutanlığı Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Savcılığı soruşturma dosyası açtı. Soruşturma kapsamında tanık ifadeleri alındı. Savcılık, konu ile ilgili bir bilirkişi raporu hazırlanmasını istedi. Üç askeri personel hazırladıkları raporu savcılığa sundu.

İzmir’de yüksekten düşen astsubay şehit oldu

KOMUTANLAR SORUMLU DEĞİL
Raporun sonuç kısmında “2’inci Ana Jet Üs Komutanlığı görev yapan rütbeli personelden kimsenin herhangi bir kast, ihmal, kusur ya da sorumluluğunun olmadığı sonucuna varılmıştır” denildi.

RAPOR EVKAK ÜZERİNDE HAZIRLANDI
Rapora itiraz Yıldırım ailesinin avukatı Mehmet Erkan Akkuş tarafından yapıldı.  Askeri savcılığa yapılan itiraz başvurusunda, bilirkişilerin raporu evrak üzerinde hazırladıkları, olay yerinde inceleme yapmadıkları savunuldu. Av. Akkuş, raporda Yıldırım’ın düştüğü yüksekliğin 2.90 metre olarak gösterildiğinihatırlatarak, “Ancak gerçekte Yıldırım 4 metre yükseklikten düşmüş. Bu bile, raporun evrak üzerinde hazırlandığının göstergesi. Bilirkişi heyetinin konunun uzmanı olmadığını savunan Av. Akkuş, dosyanın sivil bir bilirkişiye verilmesini istedi. Av. Akkuş, sivil bir heyetten rapor alınmasını isteyen askeri Hava Eğitim Komutanı Savcısı Hv. Hak. Albay Tayyar Güneri’nin de başka bir göreve atandığını kaydetti.

‘GEREKLİ TEDBİRLER ALINMADI’

Av. Akkuş, 2. Ana Jet Üs Komutanı Tümgeneral K.S.nin olaydan sorumlu olduğunu, hizmet ile ilgili olmayan bir emir verdiğini öne sürdü. Av. Akkuş, S. hakkında da, gerekli tedbirleri almayarak taksirli olarak ölüme sebep olduğu iddiasıyla Genelkurmay Başkanlığı’na başvuruda bulundu.

‘BİR İNSAN HAYATI BU KADAR UCUZ OLMAMALI’
Av. Akkuş soruşturma sürecinde yaşananlara ilişkin “Şehit Astsubay Gökhan Yıldırım bir bilgisayar teknisyeni olmasına rağmen, hangara kamera montajı
için görevlendirilmiş. Görevlendirme, üs komutanı tümgeneral tarafından yapılmış. Gerekli iş güvenliği tedbiri alınmamış. Bunun yanında iş güvenliği eğitimi de yapılmamış. Askeri savcılık İzmir Adalet komisyonundan bağımsız bir kusur raporu almak yerine, olayın failinin astlarından bilimsel değeri olmayan bir yanlı rapor aldı. Bu husus ailede, adalete güvenin ortadan kalkmasına neden olmuş durumda. Bir insan hayatı bu kadar ucuz olmamalı” dedi.

Bir devleti kavramak istiyorsan, bir de sözde “çok değer verdikleri”ne ne ettiğine bakacaksın. Gerisini tahmin et!

Özgür Örs gözleriyle gördü… Gökhan Yıldırım görüyordu ama o gözleri kapandı

Örs (mevzuu epeyce yazdım) “Hudut Karakolu”nda astsubaydı.

Görevi “kaçakçı takibi, yakalanması.” Bu devirde “kaçakçı” sınıfına sadece Uludere gibi köylüler değil, “Işid mal-eleman trafiği” de giriyordu.

Bir yıl önce, 1 Ocak’ta, yine emirle sevk edildikleri görevde sınırın az ötesine geçti, sınırdan girip çıkan silahlı gruba “rehine” düştü!

Kısa süre sonra “MİT tarafından” teslim alındı.

Başbakan Davutoğlu’nun o günkü “müjdesini” dinleyelim:

“Suriye sınırında kaçakçılara karşı görev yaparken alıkonulan astsubayımızı az önce ülkemize getirdik. MİT’in başarılı operasyonuyla yuvasına dönmekte olan askerimize, ailesine, TSK’mıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Astsubayımızın ülkemize dönüşü nedeniyle milletimizin gözü aydın.”

Daha ne desin Başbakan!

Müjde ise müjde, başarı ise başarı, geçmiş olsun ise geçmiş olsun, “milletin gözü aydın” ise… yok öyle olmuyor işte!

Başbakan bile “görev yaparken alıkonulan” dediği halde, disiplin kararıyla Örs ordudan atıldı…

“Başarılı uzman çavuş” olarak astsubay yapılmışken, rütbesi er yapılarak. Biri yeni doğmuş, diğeri ondan az büyük iki çocukla. Yargı kararı olmaksızın.

***

Atılma gerekçesi, “Mukavemet etmeksizin teslim olarak, terör örgütü propagandasına vesile olmak suretiyle TC ve TSK’nın dünyadaki itibarını zedelemek.”

Aynen Musul Konsolosluğu’nun hükümet emriyle, mukavemet olmaksızın teslimi; “başarılı harekât”la, Süleyman Şah’ın kaçırılıp “vatan toprağı”nın mukavemet etmeksizin, imarıyla Işid’e teslimi gibi.

Onu yapanlar kahraman olmuştu; Örs hain sayıldı.

Avukatı Erkan Akkuş, Yüksek Disiplin Kurulu’na Başbakan’ın “Musul rehineler”ini alından öperken fotoğrafını da sundu; anlamadılar herhalde!

***

Örs bir yandan hakkını ararken bir yandan çocuklarının rızkını aradı; çay ocağında işe başladı ve “yeni haber” şu ki, bir “müjde” daha aldı:

2015 başı “görevde” rehin düşmüştü; 2015 sonu da, emirle görev yaptığı halde, “Emre itaatsizlikte ısrar”dan Askeri Mahkeme’de sanık olmuştu.

İslim arkadan geliyordu ve altta kalanın asla peşini bırakmıyordu!

***

Tabur Komutanı Askeri Savcılık’ta “tarihi kayıtlara geçecek” şekilde dedi ki:

“Daha önceden alınan Işid’in asker kaçırarak rehine karşılığında takas için adam kaçıracağı… kimsenin mayınlı araziye girmemesi emri verdim.” Astını suçlarken, istihbaratı alınan veya bilinen “Işid eylem planı”nı da belirtiyordu.

Nitekim “İddia”da bir bölüm de şöyleydi:

“DEAŞ terör örgütü suçlamasıyla Emniyet’te ifadesi alınan İ.İ.’nin, ‘Özgür Astsubay kaçırıldığında Türkiye’deydim. E.B.’den önce Sınır Emiri E. A. İdi. Astsubay bir olayda sınırı geçmiş, E.A. rehin almış. H. A. isimli şahıs E. A.‘ya çalışır; onun boyalarını Türkiye’den Suriye’ye geçiriyordu. Geçiş noktası Ardıçlı Köyü karşısı. Astsubay onları yakalamak için Suriye tarafına geçmiş, teslim alıp kaçırmışlar. Bölge halkının bildiği konular. MİT’in onu teslim aldığını duydum.’diye beyanda bulunduğu…”

“İddia”ya göre “başarılı MİT operasyonu” da pek yoktu; “elden ele, Işid’den eve teslim” için şöyle dendi:

“Bu kişilerin şüpheliyi 5 Ocak’a kadar rehine tuttuğu, sonra Akçakale sınır kapısından Türkiye görevlilerine teslim ettikleri

***

  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

Kilis 3. Hudut Bölük Komutanlığı’nda karakol astsubayı olarak görev yapan Özgür Örs (38) Suriye-Türkiye sınırında kaçakçılık yapan kişilere yönelik yaptığı takip sonrası alı konuldu. Kilis’e bağlı Ardıçlı köyüne yakın bir noktada IŞİD terör örgüte üye kişilerce alıkonulan Örs 5 Ocak günü serbest bırakıldı. ‘MİT operasyonu’ sonrası kurtarıldığı gündeme gelen Örs için zorlu süreç serbest bırakılması sonrası yaşandı.

Bana iyi davrandılar

TSK İLE İLİŞKİSİ KESİLDİ
Ailesine kavuşan Örs, “IŞİD’e mukavemet göstermediği, bu olayın basında yer almasıyla örgüt propagandasına malzeme olduğu ve TSK’nın itibarını zedelediği” gerekçesiyle hakkında açılan disiplin soruşturması kapsamında ordudan atıldı. Örs avukatı aracılığa ile bu karara Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde dava açtı. Bu dava devam ederken, Örs hakkında askeri savcılık yeni bir dava açtı.

1 YILA KADAR HAPSİ İSTENİYOR
4 Aralık 2015 tarihli iddianamede Örs’e yöneltilen suçlama Askeri Ceza Kanunu’nun 87/1 maddesi kapsamında yer alıyor. Anılan madde şu şekilde düzenlenmiş: “Hizmete ilişkin emri hiç yapmayan asker kişiler bir aydan bir seneye kadar, emrin yerine getirilmesini söz veya fiili ile açıkça reddeden veya emir tekrar edildiği halde emri yerine getirmeyenler, üç aydan iki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar” şeklinde düzenlenmiş. Bir aydan bir yıla hapsi istenen Örs’ün yargılaması 5’inci Zırhı Tugay Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yapılacak.

IŞİD’in kaçırdığı Astsubay Özgür Örs, TSK’dan atıldı

GÜNLÜK 30 LİRAYA ÇAYCI OLDU

Öte yandan re’sen emekli edilen Özgür Örs, çalıştığı kurum ile ilişkisinin kesilmesi nedeni ile ailesini geçindirme derdine girdi. Örs, ailesinin yaşadığı Balekesir Dursunbey’de çaycılık yaptığı öğrenildi. Günlük 30 lira yevmiye ile çalışan iki çocuk babası Örs, daha önce Hürriyet muhabiri İpek Yezdani ile yaptığı görüşmede “Yeni bir işe girmediğim sürece şu an bir gelirim yok. Şu şartlarda iş seçme gibi bir lüksüm de yok. Benden ekmek bekleyen iki çocuğum ve bir karım var. İnşaatta bile çalışırım” demişti.

Kafama silah dayadılar, o an ‘Ne yaptım ben!’ dedim

AV. AKKUŞ: HAYATLARI ALT ÜST OLDU
Özgür Örs’ün avukatı M. Erkan Akkuş, son açılan davaya ilişkin “Hukuk, insan ihtiyacı ve toplum menfaati için icat edilmiş olmasına rağmen Askeri hukuk ise insan değirmeni olarak işlev görmektedir” dedi. Av. Akkuş “Askeri ve hukuk sözlerini yan yana kullanma zorunda kalmaktan da zul duyuyorum. Müvekkilim, görevini yaparken IŞİD’e esir düşüyor. Bir astsubay olduğu için ölmesi gerekirken, ölmediğinden yargı kararı olmadan meslekten atılıyor. Bu yetmezmiş gibi adeta sürek avı misali komutanlar askeri savcıya soruşturma emiri verip; dava açtırıyorlar. Askeri yargı, Özgür’ün 2 evladı ve eşinin hayatını alt üst etmiş durumdadır” şeklinde konuştu.
dgokce@hurriyet.com.tr

Tam aynı saatlerde mi oldu, bilemiyorum.

Cumhurbaşkanı Hak-İş’te “Dünya Kadınlar (Kadın Emekçiler) Günü” dolayısıyla diyordu ki:

Başında örtü var, örtü yok diye nasıl ayrıma tabi tutarsın. Yıllarca bu ülkede bu yapıldı. Ayrımcılığın ta kendisi. Hamdolsun biz değiştirdik.”

***

O sıra, T.C.’si 43061063362, yaşı 12 Nisan’da 13 olacak İdilli Fatma Elarslan da can vermişti.

Devlete göre “terörist”ti; babasına göre “daha oyun çağında can kızı.”

Fatma’yı Diyarbakır polis lojmanına bombalı saldırıda öldürülen 4 yaşındaki Mevlude İrem Çiftçi’den ayıracak değilim. Nasıl ayırırım ki!

Hep yazdığım: Çocuklar kardeştir; öldürenler kalleştir.

Ancak Fatma’yı da Mevlude İrem’i de hayatın coşkusunda değil de ölümün kıyısında yaşamaya ve ölmeye mecbur eden “şey” ayrımcılıktır.

Ezilmeye mahkum etmek, yok olmaya sürüklemek ayrımcılıktır.

Baskı, zorbalık, aşağılama, savaş, terör, pusu da ayrımcılıktır!

Bu ayrımcılık, bakın orası doğru, “başında örtü var, başında örtü yok” ayrımı yapmaz.

Sıvasız hanelerden çocukları, babaları, anaları, sayısız, sırasız önüne katar.

Dün asit kuyularında bugün bodrumlarda çocuğunun erimiş toz kemiklerini arayıp ona bir cenaze, bir kabir telaşının alevleri içinde ağıt ağıt olan başörtülü Kürt anne de; cebinde iki fotoğrafla yola koyulmuş asker yahut bir yer yatağında kıvrılıp uyuyacak polis evladını dualarla uğurlayan başı örtülü Türk anne de, ille “başörtü” açısından bakarsan, “bir”dir.

Esasen, ana diye bakarsan, evlat acısına mahkum anne diye bakarsan, daha da “bir”dir.

Onları evlat acısıyla kavuran kader ayrımcıdır!

Kendimize, kendinize, çocuklarınıza, büyüklerimize, onların çocuklarına bakınca anlarsınız bunu.

***

Cumhurbaşkanı bir “sendika”da konuştu.

Kadın Emekçiler Günü”nde işyerlerinde bir yılda can veren kadın işçi sayısı kürsüde önüne kondu mu?

Yılda en az 120 ölü kadın işçidir o sayı! 1600 de erkek işçi.

Kadın-erkek diye ayırmaz ölüm; onun ayrımcılığı “emekçi” diyedir. Herkes unutsa bile İş Cinayeti bilir “sınıf”ı. Hele hele “başında örtü var, başında örtü yok” diye hiç ayırmaz!

Yalvaç’ta mevsimlik iş peşinde, tıkış tıkış araçtan yola dizilmiş, cansız sıralanmış kadın işçiler öyleydi; başı örtülü de vardı, başı örtüsüz de!

Sendika binasında dahi bu pek konuşulmaz!

***

O vakit tam mevzua geleyim:

Başında örtü var, başında örtü yok!

Elbet çok haklı: Acımasızca yapıldı. Üniversiteden nizamiyeye kadar.

Geldik bugüne: “Ayrımcılığın ta kendisi. Hamdolsun biz değiştirdik.”

*** 

Hakan Astsubay’a lojman çıkmıştı. Lojmana “Akıllı Kart”la giriliyor. Epey yazdım: Öğretmen olan eşinin başı örtülüydü. Fotoğraf yüzünden kart vermediler. Bir kadın kendi evine giremedi. Cumhurbaşkanı, Başbakan eşinin de başı örtülü olduğu Ankara’da.

Hakan Astsubay ve avukatı Erkan Akkuş hukuk mücadelesi başlattı.

Yönetmelik “Çağdışı ve İnkılap Kanunlarına aykırı kıyık kıyafetle fotoğraf olmaz” diyordu. Değişmesi için dava açtılar. Karşı taraf Genelkurmay değil, Milli Savunma Bakanlığı idi.

AKP iktidarı Milli Savunma Bakanlığı “çağdışı ve İnkılap kanunlarına aykırı kıyafet yasağı”nı savundu.

Hukuk mücadelesi sürdü. Yine yazdım. Önce lojmana ziyaretçi gibi izin verdiler. Sonra yönetmelik değişti. Kart alabildi.

Ama “ayrımcılık” bitmedi.

Bu kez Orduevi geçit vermedi. Karşılarına “Hak sahibi personelin anneleri ile emekli personel eşleri, alın, çene ve yüzleri açık kalacak şekilde çene altından bağlanmış eşarp ile de tesislere girebilir” diyen yönetmelik çıktı. Orduevinden çıkarıldı “başörtülü eş.”

Kural diyordu ki, “Muvazzaf personelin annesi… Emeklinin eşi… O da şöyle şöyle bağlı.”

Bu hala “ayrımcılığın ta kendisi” değil mi? “Başında örtü var, örtü yok” değil mi? Ayrımcı bir devlet ve milletin içinden sadece bir ayrımcılık değil mi?

***

Yine dava açtılar. Davalı yine Milli Savunma Bakanlığı idi. Davacı Astsubay ve avukatı Akkuş bu yönetmeliğin de ayrımcı olduğunu, iptalini istedi.

Ve yakınlarda Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden şu karar çıktı:

İdare (yani iktidarın Milli Savunma Bakanlığı) haklıdır. Yönetmelik iptali isteminin reddine. O yönetmelik aynen bakidir. Ama hanımefendide Akıllı Kart olup incelenen CD görüntüsünde kapıda yönetmeliğin yanlış yorumlandığı görüldüğü için kendisi girebilir.

Yani “Başında örtü var, başında örtü yok ayrımcılığı”na devam; mücadeleci, inatçı olana ise aralık kapı; başkaları yine kapı dışarı!

İşte İzmir’de kapı dışarı edilen astsubay ailesi, işte Fenerbahçe’de dışarı atılan emekli ve eşi.

***

Meselemizin özünün ezen-ezilen olduğunu anlamamız zor oluyor.

Ölü çocuklar da, ölü işçiler de o büyük mesele içinde yok oluyor.

En kötüsü; ezilenlerin, kadın veya erkek bir başkasının ezilmesine alkış tutması, alkış ne kelime, küfür kıyamet, tekme tokat refakat etmesi.

Çok gezen değil, çok ezen iyi biliyor dünyanın bu sırrını!

Onlar iyi bilir, kadınların (ve erkeklerin) maruz kaldığı esas ayrımcılıkları.

İnsan haklarından vicdan-düşünce-ifade özgürlüklerine…

Hak, özgürlük, haysiyet meselelerinde hep kendimize yahut sadece belli bir kesime yontarak idrak ettiğimiz bir hayatımız var.

Haliyle o hayat, bayat! Çürümüş, kokuşmuş.

İçindeki vicdan, insanlık, hakkaniyet, adalet dozu, ancak hepsinin tozu kadar.

Canı yanan bile başkasının da canının yandığını…

Acı çeken dahi bir öteki acıyı…

Hoyratlığa, zalimliğe maruz kalan da öteki mazlumu bilmek bir yana, bulmak dahi istemiyor.

***

Yukarıdaki başlığı, “Trabzon’da hakeme saldırı, her yerde tribünde taşkınlık, Ankara’da zaten hep cezalı olan Amedspor yöneticilerine linç” yüzünden atmadım.

Onların yanlış şekilde “Sporda Şiddet” diye adlandırılmasından da sıtkım sıyrıldı.

O eylemlerin çoğu nefret şiddeti!

İçimizdeki sıradan faşizmin, top yuvarlaktır demeyip köşeli kafalarla koştuğu hakaret, nefret, şiddet eylemleri.

“Haksızlığa başkaldırı”dan ziyade, baş ezme, kafa koparma kültürü yahut kültü!

“Sahaya inip o hakeme bir çakacaktım” diyebilen başkanların karizmatik bulunduğu…

“Saydığım büyüğüm aradığı için serbest bıraktırdım alıkonulmuş hakemleri”diyebilen başkanların demek ki büyüklerle hemhal olduğu bir yerde bunun adı“Sporda şiddet” değil, iyi günde-kötü günde, kendi sahanda-deplasmanda, yurdun her köşesinde, her şartta nefret ve şiddettir.

Her gün onca “şehit” verilen, onca sivilin can verdiği, canlı bombaların seri katliam yaptığı, durmadan “şu kadar terörist etkisiz hale getirildi” diye açıklama yapılan, kadınların, çocukların, çalışanların sürekli şiddete maruz kaldığı, en tepeden en araziye kadar herkesin nefret lisanıyla bağırdığı, TBMM’de şiddete başvurmuş mebuslara “destan yazdınız” denebilen bir ülkede, “Sporda şiddet”olsa ne olur, olmasa ne olur!

İnanın yine de şiddetin en az olduğu yerdir; yatıp kalkıp dua edilsin “Top”a!

Hiç olmazsa, sarı kartı var, iki sarıdan kırmızısı bile!

***

Geleyim başlığa.

İşte bu tamamen “Sporda Şiddet.”

Şöyle de diyebiliriz: “Sporda Şiddet”te Menemen Vakası!

***

Kısa süre önce, Ege’de bir askerî denetleme.

Sabah 9’da spor tesislerinde toplanan birlik (ve beraberlik), 12.30’da olması gereken istirahattan da “men” ediliyor, Menemen’de.

Onca insan “Bekle” emriyle beklerken, emri verenler istirahatta muhtemelen.

“Emir kulları” aç ve susuz.

14.30’da 3 kilometrelik koşu başlıyor.

Kimseye “koşamayacak olan, kendini iyi hissetmeyen var mı” diye sorulmadan.

48 yaşında, 31 yıllık, emekliliği geldiği halde, biri üniversitede iki çocuğun okul masrafları için “koşmaya devam” eden Astsubay Hasan Cortan’a da sorulmuyor.

3 bin metreyi tamamlayıp (muhtemelen amirlere madalya, yani sicil kazandırdıktan sonra), fenalaşıyor, kalp krizi geçiriyor.

Doktor, yani Tabip Üsteğmen de mekik ve şınavlardan sonra 3 kilometre koşmuş, o sıra istirahatta. Koşup geliyor. Askeri ambulans müdahale için yetersiz. 112 geliyor.

Neden sonra kalp çalışıyor ama beyin hasar almış, bilinç çoktan kapanmış.

Önce Menemen, sonra İzmir’de hastane.

Bu ayrıntıların hepsi, Tabip Üsteğmen ile tanık üç astsubayın imzaladığı tutanaktan.

Ailenin avukatı Erkan Akkuş, “Sporda Şiddet” kurbanının hukuku peşinde.

İşte bu “Sporda Şiddet”tir kelimenin tam manasıyla. İş Cinayeti de diyebilirsiniz.

Otoritenin, görev, emir sayılan nice hususun insanı değersiz kılan yüzü.

İş katliamlarında nisanda en az 168, ilk 4 ayda en az 586, senede en az 1700 çalışanı öldüren “imtiyazsız, egemen zümresiz sosyal bir hukuk şeyi.”

***

Ben bu yazıyı dün gündüz saatlerinde yazdım.

Sonra…

Akşam “o haber” geldi:

Hasan Cortan, 48 yaşında, denetim için saatlerce ayakta, aç susuz bekletildikten ve 3 kilometre koşturulduktan sonra…

“Sporda Şiddet” yüzünden, hayat maratonunda son nefesini verdi!

TAMAM DA, SEN DE ORADAYDIN BABA!

Dokunulmazlık Komisyonu’nda Sırrı Süreyya Önder, “2013 Newroz bildirisini okuduğum için müebbet isteniyor” dedi.

Belki unutmuşuzdur. O bildiri Öcalan’ın, iktidar da dahil “barış için sorumluluk alanlara teşekkür”ü içeren, “silahlara veda” gibi çağrı yaptığı bir metindi.

Binlerce insana okunmuş, bir olay olmamıştı. En önemlisi, o “bildiri”nin İmralı’dan çıkıp taşınmasına, iki dilde okunmasına kim katkıda bulunmuştu? Bildiniz, İktidar!

73 yaşındaki Murat Belge, “Cumhurbaşkanı’na hakaret”ten yargılanıyor. Köşe yazısında hangi cümlenin “hakaret” olduğu yok iddianamede.

Peki yazının konusu ne? Cumhurbaşkanı’nın “çözüm sürecine son veren” konuşmasından alıntılar, akıl yürütme ve eleştiriler.

Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya “Charlie Hebdo davası”nda iki yıla mahkum edildi. Peki “Charlie Hebdo da dahil, düşünce ve ifade özgürlüğü” için Paris’te ko lkola yürüyen devlet temsilcileri arasında Başbakan da yok muydu?

Devlet büyüklerinin ve robot medyasının “casusluk” dediği davada savcı,“casusluk yok ama…” dedi, Can Dündar’a 20, Erdem Gül’e 10 yıl istedi, “Gizli kalması gereken bilgileri temin edip açıklayarak devletin güvenliğini…” sebebiyle. Peki o “bilgiler” gizli miydi? Haber olarak bile yayınlanmamış mıydı daha önce? Peki “devletin güvenliği” nasıl bir zarar gördü? PKK veya Işid o yüzden mi saldırdı mesela? Yoksa Işid tam da o “gizli bilgiler”deki yükle mi…

Tamam, “Işid de terörist” de, uzun süre muhabbet var mıydı yok muydu?

Neyse, bugün bu tür tüm davalarda, “Paralel” de dahil, şöyle örtü kalkınca, şu veya bu şekilde İktidar da tam orada!

Ama hep haklı, hep masum!

Meclis’in “Kahraman” Başkanı muhtemelen düşündü:

“Anayasa’nın daha başında, Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir, yazıyor.

Demokratik, kalmadı; bakiyeyi kaldırdık.

Sosyal, kalmadı; artığını özelleştirdik.

Hukuk devleti, kalmadı; bilhassa şahsileştirdik.

Laiklik neden kalsın ki?”

Öyle baş aşağı baktığınızda Sayın Kahraman haklı.

Anayasa zaten çoktan değişmiş, hepten kağıt üstünde kalmış.

O da kağıdı alıyor, buruşturuyor, tekrar ütülediğinde sadece Başkan yazacak.

“Anayasa Mahkemesi Başkanı” belki yine olacak ama “Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın Başkanı” da olacak.

***

Yoksa Anayasa’da daha neler yazıyor gülüm:

Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğundan… Millet adına kullanmaya yetkili kimsenin hürriyetçi demokrasi ve hukuk düzeni dışına çıkamayacağınakadar.

Kuvvetler ayrımının üstünlük olmadığından, üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda olduğuna…

Her vatandaşın Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak… (bakın burası çok ilginç) onurlu bir hayat sürdürme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğuna kadar.

Siz devlet, amirleri, patronları, piyasa veya hakim düzenin bir vatandaşın“onuruyla oynaması veya onu onursuz bir yaşama zorlaması” yüzünden Anayasa’nın ihlal, ilga edildiği veya zorla değiştirildiğine dair pek bir şey duydunuz mu?

***

En başta bile diyor ki:

“Vatandaşların nimet ve külfetlerde ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu… Bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere…”

Buyrun, işte Anayasa’nın merhabası.

Bu Anayasa fiilen var mı, yok mu?

İhlal bir yana, “hak, hürriyet, nimet ve külfette ortaklık, eşitlik, sevgi, kardeşlik, haysiyet, yurtta ve cihanda sulh, huzurlu bir hayat hadi bir yana, onun talebi” gibi hususlar bakımında “ilga” edilmiş mi, yoksa sadece iğfal mi edilmiş, siz karar verin.

***

Anayasa’ya bakarsan, “devletin temel görevleri” arasında “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik, sosyal engelleri kaldırmak” da var.

Bunu tam da kendi (tabii herkes değil) “sınırlı” siyasal, ekonomik, sosyal hayatlarınızdan, çocuğunuzun önünüzdeki engellerden, çukurlardan, tuzaklardan, duvarlardan, dikenli tellerden, parmaklıklardan bileceksiniz.

Devleti de tam oradan bileceksiniz.

***

İşte Sayın Kahraman (“h” de var) muhtemelen baktı, baktı, baktı…

“Yahu ortada Anayasa mı kalmış; tek ilkesi zaten Ağzımıza Layıklık” dedi, kibarca ifade etti.

Kızmayın.

Evvela, halkın büyük çoğunluğunu, engelli, sınırlı, adaletsiz, haysiyetiyle sürekli oynanan, hürriyetleri ve hakları sürekli iğdiş edilmiş, güçlüler karşısında güçsüz bırakılmış, öfke, nefret, şiddet, kuşku, endişe dolu hayata mahkum etmiş düzenin baştan sona “Anayasa’nın ihlal ve ilgası, cebren değiştirilmesi” olduğunu düşüneceğiz ki…

Bir kafamız, bir de kalbimiz olduğunun farkına varalım.

Hiçbir anayasa insana ne kafadan akıl, ne yürekten vicdan verir.

Aha işte!

***

Derken… Oylama bile olmadan “dokunulmazlık” da kalktı: yanlış anlamadıysam, büyük iktidar, en küçük muhalefet partisine yumruklarla “dokundu.”

İnanın, memlekette bir anayasa olmasına da ihtiyaç yok.

Çünkü zaten esastan, omurgadan iğdiş edilmiş…

Çünkü dokunulmazlık daha kalkmadan dokanmak serbest…

Çünkü özgürlük adına hangi madde varsa, Çetinkaya-Karan davasındaki hapis cezası gibi, fiilen geçersiz.

Şöyle de diyebilirdik ama artık çok geç:

Anayasalar ağlamasın!

Zaten ağlarsa anayasam ağlar, kanunlar yalan ağlar!

BABAN SUÇLU İSE, SEN DE CEZALISIN…

“Yurtta tecavüz” vakasında kimi alim ve filozoflar dedi ki, “Bir sapık yüzünden vakıf ve camialar suçlanamaz.”

Elbette “tesis, istihdam, istismar ile tekrar” açısından tartışmalı ama “Suçun şahsiliği ilkesi” uyarınca da, tamam öyle!

Lakin bu alim ve filozofların neredeyse hepsi, saldırıya geçince “toptan suçlama”ya bayılan mümtaz şahsiyetler.

“Dinsiz, imansızlar”dan “Afedersin Ermeni, Rum, Kürt, Alevi”ye… “Çapulcu”dan“müsvette”ye, “hainler”e…

Şahsi mahkumiyet dahi olmamış vakalarda bile toptan lanetlemeye, suçlamaya kadar.

Şunu da söyleyeyim: Hepimiz biraz öyleyiz!

***

Size “suçun babadan oğla miras sayılması”na dair bir örnek:

Bir subay adayı, Harp Okulu’nda.

“Başarıyla ikinci sınıfa geçti” denen bir genç.

Babası bir “uyuşturucu vakası”nda mahkum olunca, “başarılı, disiplin cezasız”olduğu halde çocuk da “suçlu” sayıldı.

Anayasa, kanunlar, AİHM “Suç şahsidir, başkasının hüküm giydiği bir suçtan ötürü kimse suçlanamaz” dediği halde, “özel askeri hukuk” öyle saymıyor, “baban suçluysa, senin hayatın da burada biter” diyebiliyor.

Avukatı Erkan Akkuş’un hukuk mücadelesiyle, okuldan atan karar için önce yürütmeyi durdurma çıkmıştı.

“Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti”nin “askeri vesayet”e karşı sivil Milli Savunma Bakanlığı ısrar etti, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi “kovulmasına”karar verdi.

İnsanları etnik-dini kökeniyle fişlemiş-şişlemiş “DLSbirHdevleti” bir gencin hayatını da babasının suçuyla mahkum etti!

Şimdi misal ya, baban veya deden “darbe” yapmış olsa, no problem.

Balçiçek İlter’in sorularını cevaplarken, “astlar”ın maruz kaldıkları konusunda Genelkurmay 2. Başkanı demişti ki:

“Hiç çaycıyla siz, bir olur mu?”

Oradaki “siz” tabii “biz” olarak da manalıydı!

***

Şu günlerde OYAK ve GATA işbirliğiyle, hakikaten “bir olunamayacağı” bir kez daha tescil edildi.

Aort sorunuyla ameliyat edilen Astsubay Ali Şahin’in “maluliyet” başvurusuna karşılık “askeri tıp heyeti” OYAK’a bildirdi; kargacık burgacık, hastaya da saygısız bir yazıyla:

“Hamallık, halter sporu yapamaz. Ama çaycılık yapabilir.”

Böylece “Hiç çaycıyla bir olunur mu?” sorusunun mecazı da kalmadı; hakikat oldu.

Kıbrıs’ta esas duruştaki astına çay bardağı ve çay tabağı fırlatıp bir de hırpalayan komutan boşuna terfi etmemiş tabii.

Musul Konsolosluğu ve “yurtdışındaki tek vatan toprağı” Süleyman Şah Türbesi devlet eliyle, emir komuta zinciri içinde Işid’e “mukavemetsiz teslim” edilmişken, Işid’in rehin aldığı bir astsubayın “mukavemetsiz teslim olup TC ve TSK’nın itibarını düşürdü” diye ordudan atıldığı ve…

Biri bebek, iki minik evladının ekmeği için hakikaten “çaycılık” yaptığını da unutmayalım tabii!

Anlaşılan bu “çay meselesi” önemli bir insanlık kriteri, bir içtihat!.

Çayın da öyle siyahı, beyazı, Hemşin’i değil; belki “turist çayı.”

(“Çaycı”yı da aşağı gören, aşağı gördüklerine de “çaycı” diyebilen bir çark bu.)

***

Peş peşe “şehitler” veren bir memlekette, insanların ölmeden hemen önce ne durumda olduklarını…

Kimin nerede nasıl aşağılandığını…

Nasıl çalışma şartlarına maruz kaldığını filan bilmemiz gerekmiyor.

Bir devletin (ve otoritelerin), “öteki” gördüklerine bakış açısının asıl ipuçlarını“bizimkiler” saydıklarından altta kalanlara reva gördüklerinden de anlayabilirsin.

Ama hor görülenler önce birbirine düşman oluyor, o ayrı.

Zaten öyle olmasa, bu dünyada hükümdarlık yapmak zor iş olurdu!

***

2,5 sene önce bu “Çaycı” meselesini “Hepimiz aynı gemideyiz ama sen öldün!”başlıklı bir yazıda yine demlemişim.

Ne tuhaf, yazının bir yerinde “Kula kulluk etmeyin diyen siyasetçi, emir kullarından müteşekkil partiyi, bürokrasiyi, medyayı, yargıyı, polisi nasıl tercih ve dizayn ediyorsa…

“En eşitlikçi yer ordu diyen Paşa da, anında ast’ın alt ve çaycı, üst’ün üstün ve efendi olduğunu tebliğ ediyor.

Çaycısın, çaycılığını bil.

Getir, götür, boşları topla!

Kimi çocukların masayla, kasayla Reza’ya yazıldığı; sizin alnınızda ise eza, ceza, kazanın yazılı olduğu bir cennet!”

***

TEMAD Hukuk Komisyonu Başkanı Avukat Erkan Akkuş da diyor ki:

“Yaşar Paşa astsubaya çaycı demişti, GATA malulen emekli astsubaya çaycılık, sekreterlik yapabilir raporu verdi. Bu paçavra rapor, ayrımcılığın örgütlü halinin delilidir. Bu utanç belgesi, nesiller boyu hatırlanacak. Keşke bunun hesabını yargı önünde soracağız diyebilseydik. Askeri mahkeme ve askeri hastanelere kilit vurmak boynumuzun borcu olsun.”

Hiçbir şey “bizim, sizin” öyle dışarıdan gördüğümüz gibi değil demek. Belki de hiçbir önemi yoktur!

Bu olayları sadece olayın kendisini ve o olaydaki mağduru anlatmak için yazmıyorum.

Ezilenlerin, horlananların, itilenlerin, hırpalananların, küçümsenenlerin, aşağılananların, alttakilerin “ayrı din, mezhep, köken, ideoloji filan”a sahip olsalar da, “aynı sınıftan” olduklarını da hiç olmazsa kendim hep hatırlayayım diye!

İLHAN ÇOMAK’I UNUTAN ADALET!

Tam 22 yıldır tutuklu. Onun tutukluluğu süresinde sadece iktidarlar değil, mahkemeler, kanunlar, kah sav, kah barış-çözüm denen süreçler geldi, gitti.

Bir o kaldı!

“Cezaevinde büyüdüm” diyor ya, hep “umutla” olmuş!

“Dışarıda” o kadar umut var mı, bilmiyorum.

Hep olmalı işte.

AİHM zoruyla yeniden yargılamada bugün yine hakim karşısında.

Bilmiyorum 22 yıl önce savcı, hakim kaç yaşındaydı?

O günden bu yana hangi sevdiklerini kaybettiler, aralarına bir sevinç gibi hangi yeni hayatlar katıldı?

Belki 22 yıl oradan anlaşılır diye söylüyorum.

Artık şöyle diyeyim:

Madem İlhan Çomak’a özgürlük verilmedi bugüne kadar…

İlhan Çomak’ı özgürlüğe verin artık.

22yıl “tutukluluk” çok tutukluk yapmış bir adalettir ve esasen adalet midir, değil midir?

AH LATİFE!

Galatasaray Lisesi ilk mektebinde kızımın arkadaşıydı. Aslında ondan bir sınıf küçüktü ama birlikte yapılan faaliyetlerde ve yarı-zamanlı konservatuarda iyi arkadaş olmuşlardı.

Hatırladığım, Latife zaman zaman bize gelirdi.

“Evimizin bütün çocukları” dediğimiz, bazen bizde olan veya bizde kalan çocuklardandı.

Annesi ve babasını hep vakur, onurlu, sevecen insanlar olarak bildim.

Latife’yi de hep gülümseyen, şen şakrak, nazik, içten, duygulu bir çocuk.

Sonra zaman geçti.

“Çocuklar büyüdü!”

Kimi uzaklardaydı, demek kimi de uzaklara gitmek üzereymiş. Müzikle hayata renkler katan Latife Defne, üniversitede yoksul semtlerde çocuklara bir şeyler aktarma çabasında olmuş hep; üç yıl boyu hastalıkla mücadele çabasından hemen önce.

Annesi ve babasının, arkadaşlarının, yakınlarının müthiş desteği, sabrı, çabasıyla üç yıllık bir savaş.

O ara unutuyor, kendi dertlerine dalıyorsun.

Kızım bir süre önce konuşmuş onunla; “tedavide epey umut doğmuş” ama…

Ah işte, dün Latife’yi uğurladık.

Hepimizin çocukluğundan, hepimizin çocuklarından bir parça daha.

Özellikle cenazeye katılan Galatasaray ve Boğaziçi’nden çok sayıda gencin hayatından.

Annesi ve babasının ise her şeyi işte.

Şunu yazarken, gözlerimin önünde hep gülümseyen yüzü. Kabrindeki fotoğrafı gibi. Kimseyi üzmemek istercesine.

Hep öyle gülen yüzüyle hatırlayacağım, hep öyle kalacak.

Tüm kayıp çocuklarımızın da anısıyla.

Güle güle Latife Defne Mudun!

KARA Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı Tuzla Piyade Okulu Komutanı Tuğnegeral İrfan C. hakkında savcılığa ve Genelkurmay Başkanlığı’na başvuruda bulunuldu. Tuğgeneral C., emri altındaki astsubay ve erbaşa hakaret etme, görevini kötüye kullanmakla suçlanıyor.

Tuğgeneral hakkında Genelkurmay’a şikâyet

Tuzla Piyade Okulu’nda askerliğini yapan Er Taha Yapar, izin dönüşü geldiği birliğindeintihar etti. Er Yapar’ın ölüm tarihi 29 Aralık 2015 olarak kayıtlara girdi.

Yaşadığı sıkıntılar sonrası bunalıma girerek intihar ettiği belirtilen Yapar ile ilgili askeriye içinde de tahkikat yürütüldü. Olayın görgü tanıkları yanı sıra Yapar’ın komutanı seviyesindeki birçok ismin bilgisine başvuruldu.

İddiaya göre, devam eden ‘iç soruşturma’ süreci yeni bir krize de kapı araladı.Genelkurmay Başkanlığı’na 29 Mart günü yapılan başvuruda suçlanan isim Tuzla Piyade Okulu Komutanı Tuğgeneral İrfan C. oldu. Anılan yerde görev yapan Piyade Astsubay Başçavuş Erkan Kocabay adına yapılan başvuruda, Tuğgeneral C.’nin, emri altındaki birçok askere ağır hakaretlerde bulunduğu küfrettiği öne sürüldü.

‘OTUR ULAN HAİN’
İddiaya göre Tuğgeneral C., Taha Yapar’ın ölümü ile ilgili bilgi almak üzere çağırdığı Kıdemli Başçavuş S.Ş.’ye “Otur ulan hain” dedi. Yapar’ın en yakınındaki isim olan Piyade Onbaşı G.Ç.’ye ise “Vanlı değil mi, al sana bir o…. u çocuğu daha” dedi. G.Ç.’nin, bu sözler üzerinde ağladığı Bilgi Alma Tutanağı’na yansıdı. Yine Piyade Çavuş S. Z.’ye yönelik ise “Al bir o….u çocuğu daha” dediği öne sürüdü.

BURAYA KENDİSİNİ ASMAYA GELMİŞ 
C.’nin aynı toplantıda yaşamını yitiren Yapar için ise “Bu adam buraya cenazem dışarıda kalmasın, burada cenazeme sahip çıkarlar diye kendisini asmaya gelmiş” dediği öne sürüldü. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na da başvurduğunu belirten Astsubay Başçavuş Erkan Kocabay “Suçlu mu arıyorsunuz. Aha bu o…u çocuğuhayvan oğlu hayvan it soyu” şeklinde hakaret edildiğini belirtti.

HEYETE ANLATTI
Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın görevlendirdiği tahkikat heyetine de bilgi veren Kocabay, kendisi ile birlikte bir çok askere benzer şekilde hakaret edildiğini söyledi. Kocabay, yaşadıkları nedeni ile bunalıma girdiğini, hastaneye gitmesine dahi izin verilmediğini öne sürdü. Yaşadığı bunalım sonrası geçtiğimiz şubat günü istifa dilekçesini sunduğunu belirten Kocabay, odasına çağıran Tuğgeneral C.’ın bir kez daha ağır hakaretlerde bulunduğunu öne sürdü.

DERHAL GÖREVDEN ALINSIN 
Kocabay’ın avukatı Mehmet Erkan Akkuş, müvekkili için 29 Mart günü hazırladığı suç duyurusunu Genelkurmay Başkanlığı’na iletti. Av. Akkuş, öncelikle müvekkilinin görev yerinin değiştirilmesini istedi. Av. Akkuş, Tuğgeneral C.’ın ‘Görevi başındaki memura görevinden dolayı hakatet’, ‘Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama’, ‘Memuriyet Görevini Kötüye Kullanma’ gibi bir dizi suçu işlediğini, derhal görevden alınmasını istedi.

Bazen ormana bakarak ağacıı anlamaya, bazen ağaca bakarak ormanı kavramak lazım.

Sadece ormana bakarken bir ağaca tosluyor insan; sadece ağaca bakarken ormanda kayboluyor.

Hepimiz bir ormandayız; açıkçası ucu bucağını şaşırdık.

Rabbimizden, milletimizden af dileyenler” de öyle. Dün sarıldıkları ağacı bugün kesmek zorundalar; dün kestikleri ağaçları ise… İşte o kısmı zor oluyor.

Dün bize, haydin şu tarafa, ormandan çıkış ordan diyorlardı. Şimdi yok şuradandiyorlar. Bunu sık yapıyorlar.

Bugün bir ağaçtan bahsedeceğim. Ormanı az daha anlamak için.

***

Çok yazdığım konu.

Her şey değişince, konu da aynı kalmıyor:

1.Astsubay Özgür Örs hudut karakolunda “insan trafiği” takip ederken Işid rehine aldı. 2015’in ilk günüydü.

2. Dört gün sonra MİT (elden) teslim aldı.

3. Başbakan Davutoğlu müjde verdi: Milletimize, ailesine, TSK’ya geçmiş olsun. Astsubayımızı başarılı operasyonla yurda getiriyoruz.”

4. Işid elemanları ile kimi subayın içli dışlı olduğuna dair kayıtlar da vardı.

5. Başbakan’ın “müjde”sine rağmen, TSK onu Disiplin kararıyla ordudan attı.

6. Yeni doğmuş bebeği, minik bir çocuğu vardı. Hepsi işsizliğe, açlığa atıldı. Bir süre a çay ocağında çalışıp onlara mama götürmeye çabaladı.

7. Atılma gerekçesi, çok yazdım ama şimdi daha anlamlı, şöyleydi;

Mukavemet etmeksizin terör örgütünce alıkonulmuş olmasının ulusal ve uluslararası basında yer almasının terör örgütü propaganda malzemesi olması, TC ile TSK’nın itibarının zedelenmesi.”

*** 

Örs’ün avukatı Erkan Akkuş Yüksek Disiplin Kurulu’nda savunma yaparken, aynı Başbakan’ın, Musul Konsolosluğu’nu devletin emriyle, elden “mukavemetsiz” Işid’e teslim edip rehine düşen polis veya sivil görevlileri, Konsolos’u alnından öperken çekilmiş fotoğrafını gösterdi.

Afalladılar belki ama oralı olmadılar.

Akkuş, darbeden hemen önce 9 Temmuz’da da Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne “iptal” başvurusu yaptı. Reddettiler.

Sonra darbe girişimi oldu.

Şimdi Akkuş yeni dilekçe yazdı, “iptal” için.

Öyle ya, o Yüksek Disiplin Kurulu ile AYİM üyelerinden kimi ihraç edilmiş, gözaltına alınmış veya tutuklanmıştı!

Belki istisna vardır ama, öylelerinin yeni sıfatı, en azından zanlı olarak “terör örgütü üyesi”ydi!

Şimdi ne olacak Komtanım?

Ne yapılması gerekli Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Milli Savunma Bakanı?

***

Başka bir sorun da var artık. Dilekçede “maalesef” o husus da yer aldı:

15 Temmuz gecesinden sabaha kadar; TSK en üst kademesi, başta Genelkurmay Başkanı, 2. Başkan, Kuvvet Komutanları, adı “Terör örgütü üyesi” olarak tescil edilen yaverler, subay, astsubay ve generallerce “rehin” alındı. Alıkonuldu.

Bildiğimiz kadarıyla o gece karargahlarda anında ilk (ve tek) mukavemet eden, Özel Kuvvetler’i ele geçirmek isteyen generali alnından vurup delik deşik “şehit” edilen Ömer Astsubay’dı!

Şimdi “Terör örgütü” Işid’in “mukavemetsiz rehin aldığı” Astsubay Örs için TSK’nın verdiği “Ordudan atma” kararı gerekçesini bir daha okuyabiliriz:

Terör örgütü tarafından mukavemet olmaksızın alıkonulup ulusal ve uluslararası basında terör örgütü propagandasına malzeme olmak, TC ve TSK’nın itibarını zedelemek.”

*** 

Bilmiyorum son Şura’da, Jandarma ve Genelkurmay 2. Başkanlığındaki değişim hariç yerinde kalan komutanlar artık Örs Davası’na nasıl bakar?

Onlar kalıyorken, o neden atılmıştır?

O atılmışsa, onlar nasıl kalmıştır?

Onlar kalıyorsa, onu atanların bir kısmı “terör örgütü zanlısı” ise o şimdi ne olacaktır?

***

Hazır soruyorken, bir küçük soru daha.

Yok, Ümit Kıvanç’ın önemli yazısındaki gibi “Peki bu darbe girişiminin başı kimdi? Pensilvanya bir yana, kim oturacaktı en tepedeki koltukta?” değil.

Sorum şu: Nasıl oldu da hepinizin avukatı aynıydı?

Darbeden tam bir yıl önce “Böyle bir rezalet de var” diye yazmıştım. Bana, hakkını arayan astlara, avukalarına, emeklilere, web sitesine dava açan; Kıbrıs’ta astını darp ettiğini yazdığım olayın üstü örtülüp Şura’da general yapılmış, gittiği yerde de iki astını iki dudak arası kovmuş birisinin avukatı…

Aynı zamanda önceki ve şimdiki Genelkurmay başkanları, 2. Başkan, Kuvvet Komutanı, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkanı ve… şimdi “Darbe planlayıcılarından” denen Genelkurmay Adli Müşaviri ile “MİT TIR’larını durduran general”in avukatı hep aynıydı.

O yazıdan sonra, en üst komuta kademesinin avukat değiştirmiş olduğu açıklandı. Tamam.

Memlekette öyle olmasa da, kimse avukatı zanlı diye müvekkilini suçlu, müvekkil zanlı diye avukatını suçlu sayamaz.

Not olarak düşeyim o zaman: Şimdi o astları derdest eden general de, o avukat da “darbe zanlısı.”

Benim anlamadığım, nasıl oluyor da böyle oluyor Paşam?

Astsubaylar Rahmi Yılan ve Ömer Kılıçoğlu, geçtiğimiz yıl, operasyon hazırlığı sırasında kışlada yaşanan bir patlama nedeni ile şehit oldu. Her ikisi de evli olan astsubayların eşleri dul, çocukları yetim kaldı. İki şehit için aileleri Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) başvurdu. Talepleri, Yılan ve Kılıçoğlu’nun vazife malulü olarak kabul edilmeleriydi. Ancak SGK her iki başvuruyu da geri çevirdi. Kurum’dan gelen olumsuz kararın iptali için yargı yoluna gidildi.

OPERASYON HAZIRLIĞI YAPILIYORDU
Olay 21 Ekim 2015 günü saat 13:10 sıralarında oldu. Hakkari Otluca Dağ ve Komando Tugayı 5. Komando Taburu emrinde görevli Astsubaylar Rahmi Yılan ve Ömer Kılıçoğlu (29) beraberindeki bir grup asker ile oparasyon hazırlığı yapıyordu. Birlik, kumanyalarını almak için hazırlık yaparken kışla içinde bir patlama oldu. Yılan ve Kılıçoğlu patlama yerinde can verdi.

ÇOCUKLARI YETİM KALDI

Rahmi Yılan Amasya Merzifon’da, Ömer Kılıçoğlu Gaziantep’te toprağa verildi. Yılan ve Kılıçoğlu’ndan geriye ise iki dul eş ve yetim çocuklar kaldı. Askeri savcılık olay ile ilgili yürüttüğü soruşturmada, patlamanın neden kaynaklandığının belirlenemediği kaydedildi.

GELEN YANIT BİR KEZ DAHA YIKTI

Aileleri yaşadıkları acı ile başbaşa kalırken, ikici şoku ise yakın zaman önce yaşadı. Yılan ve Kılıçoğlu için, SGK’ya başvuruda bulunuldu. Başvuru
gerekçesini, operasyon hazırlığı esnasında hayatlarını kaybeden iki astsubayın da vazife malulü olarak kabul edilmesi içindi. Yapılan başvurunun kabul edilmesi durumunda, her iki astsubayın ailelerine de, iki askerin aldıkları maaş ailelerine ödenecek, ayrıca hem SGK hem de Milli Savunma Bakanlığı tazminat ödemesi yapılacaktı. Tazminat tutarı her bir askeri personel için 240 bin liraya yakın bir tutar olarak hesaplanıyor.

Abdülhamid'in mirası için açılan davada ABD'ye diplomatik nota kararı çıktı
07 Ekim 2016Dinçer GÖKÇE
Sultan II. Abdülhamid’in 11 mirasçısının açtığı dava uluslararası boyut kazandı. Mahkeme, Türkiye Dışişleri Bakanlığı üzerinden ABD’ye diplomatik nota verilmesini istedi. Davanın ABD’ye uzamasının gerisinde ise, II. Abdülhamid’in torunu Samiye Hatun’un bu ülkede Kızılderili biri ile evlenmesi yer alıyor. Davacı avukatlarına göre Samiye Hatun, 24 yıl önce ABD’de çocuksuz ve dul olarak öldü. Ancak, Samiye Hatun’un medeni durumunu ortaya koyan gerekli evraklara ulaşılamıyor.

II. Abdülhamid’in, kimi Şam’da, kimi Beyrut’ta kimi Meksika’da yaşayan 11 mirasçısı 6 yıl kadar önce dava açtı. Veraset davasına müdahil olan kişi zaman
içinde 300’ü buldu.

TORUNU, KIZILDERİLİ İLE EVLENDİ

Hali hazırda devam eden en büyük miras davalarından biri olan dosya, yurtdışında bulunan mirasçılar nedeni ile tıkanma noktasına geldi. ABD’de yaşayan Samiye Hatun, Kızırderili Larry D’appadoca ile evlendi. D’appadoca soyadını alan Samiye Hatun 1992’da Newyork’ta vefat etti. Bir kısım davacının avukatına göre Samiye D’appadoca çocuksuz ve dul olarak vefat etti. Ancak, bilirkişi raporunda Samiye Hatun’un en son medeni halini gösteren durum yer almadı. Bu yöndeki kayıtlara da ulaşılamadı.

ABD’YE DİPLOMATİK NOTA

Mahkeme de davacı avukatlarının talebi üzerinde ABD’den yanıt istenmesine karar verdi. Ancak, ABD’den olumlu yanıt gelmemesi üzerine mahkeme yeni bir karar verdi. Davanın görüldüğü İstanbul 12. Sulh Hukuk Mahkemesi, Türkiye Dışişleri Bakanlığı üzerinden ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na diplomatik nota verilmesine verilmesini istedi.

UZMANLARDAN GÖRÜŞ ALINACAK

Davanın 26 Eylül’de görülen son duruşmasında, mahkeme uzman bilirkişilerden hukuki mütalaa alınmasına karar verdi. Mahkeme, dosyadaki eksiklikler tamamlandıktan sonra dava dosyasını bilirkişi heyetine verecek.

Astsubayın ölümü ile ilgili darbe girişimine karışan üç isim için Genelkurmay'a başvuru
Son Dakika,  Haberler
16 Aralık 2016Hürriyet Haber
GEÇTİĞİMİZ yıl, görev yaptığı askeri üste, yüksekten düşerek hayatını kaybeden Astsubay Kıdemli Çavuş Gökhan Yıldırım’ın ailesi Genelkurmay Başkanlığı’na yeni bir başvuruda bulundu. Başvuruda, Yıldırım’ın ölümünde sorumlu olduğu öne sürülen dönemin üs komutanı Tümgeneral Kubilay Selçuk ile, meslekten ihraç edilen Albay Muharrem Köse ve Albay M. Oğuz Akkuş’un soruşturulması istendi. Şüpheli olarak görülen üç isim de, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası tutuklanmıştı. 

Astsubay Kıdemli Çavuş Gökhan Yıldırım, geçtiğimiz yıl 7 Mart günü,  görev yaptığı İzmir’in Çiğli İlçesi’ndeki 2’inci Ana Jet Üs Komutanlığı’nda yüksekten
düşme sonucu yaşamını yitirdi. Kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren Yıldırım’ın cenazesi memleketi Manisa Soma’ya gönderildi.

MADEN İŞÇİSİNİN YANINA DEFNEDİLDİ
Yıldırım, Soma’da, 301 kişinin yaşamını yitirdiği maden faciasında ölen Mustafa Korkmaz’ın mezarının yanına defnedildi. Ailesi çiftçilik yapan Yıldırım’ın kardeşi Ramazan ise Soma’da maden ocaklarında çalışıyor.

RAPORDA ‘KUSURU YOK’ DENMİŞTİ  

Olay sonrası askeri savcılık soruşturma açtı. Üç askeri personelin hazırladığı raporda “2’inci Ana Jet Üs Komutanlığı görev yapan rütbeli personelden
kimsenin herhangi bir kast, ihmal, kusur ya da sorumluluğunun olmadığı sonucuna varılmıştır” denildi.

HİZMET İLE İLGİSİ OLMAYAN EMİR VERDİ

Yıldırım ailesi, Yıldırım’ın ölümünde sorumluluğu olduğu belirtilen isimler ile ilgili etkili bir soruşturmanın yapılmadığı iddiasında. Ailenin Avukatı M. Erkan Akkuş, geçtiğimiz günlerde Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliği’ne yeni bir başvuru yaptı. Başvuruda, dönemin Üs Komutanı Tümgeneral Kubilay Selçuk’un, gereli tedbirleri almayan taksirle ölüme sebep olduğu öne sürüldü. Başvuruda, Selçuk’un, ‘hizmet ile ilgisi olmayan bir emri verdiği kaydedildi.

‘KORUYUP KOLLADILAR’ İDDASI

Başvuruda, Selçuk ile ilgili iki kez Genelkurmay’a başvurulduğu, ancak, Albay M. Oğuz Akkuş ve Albay Muharrem Köse imzası ile aldıkları yanıtlarda, taleplerinin reddedildiği belirtildi. Genelkurmay’a yapılan başvuruda, Akkuş ve Köse’nin görevi kötüye kullanma suçu işledikleri öne sürüldü. Başvuruda, Akkuş ve Köse’nin, Kubilay Selçuk’u koruyup kolladıkları öne sürüldü.

AKINCI ÜSSÜ’NDE YAKALANDI

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Kubilay Selçuk, Muharrem Köse ve Oğuz Akkuş tutuklandı. Darbe girişimi sonrası ortaya çıkan belgelere göre Akkuş, yapılacak darbe başarılı olduğunda askeri başsavcısı olarak görevlendirilmişti. Kubilay Selçuk ise, darbe gecesi Akıncı Üssü’nde yakalandı. Selçuk, Çiğli’de görevli olmasına karşın Akıncı Üssü’nde yakalanmasını, “Ziyarete gitmiştim” sözleri ile savunmuştu.

TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen Anayasa Değişiklik Kanunu uyarınca, disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kaldırılacak. Ancak savaş halinde asker kişilerin görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli askeri mahkemeler kurulabilecek. Aslında bu daha önceleri de sıkca tartışılan bir konuydu ve gerekçesi de yargıdaki çift başlılık ile farklı içtihatlar oluşmasıydı. Dolayısıyla, bu tartışma referandumdan da “evet” çıkması durumunda askeri mahkemelerin tarihe karışmasıyla artık son bulacak. Ancak bu bildik ve görünen gerekçe oysa bu kez asıl nedenin darbeci FETÖ’cülerin olası bir askeri mahkemede yargılanma talebi ya da savunmasının önünü kesmek olduğunu iddia edenler de var. Dayanakları da 14 Temmuz 2016, yani darbe girişiminden bir gün önce Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”un içeriği. Çünkü o kanunun 12. maddesinde “Genel kolluk kuvvetlerinin imkân ve kabiliyetini aşan durumlarda terörle mücadele için gerekli olması veya terör eylemlerinin kamu düzenini bozması halinde İçişleri Bakanlığı’nın teklifi üzerine TSK görevlendirilebilir” denildikten sonra görevin askeri silsile içerisinde nasıl ifa edileceğine dair detaylar sıralanıyor. Devamında ise şu satırlar yer alıyor:

 

“Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin bu fıkra kapsamındaki faaliyetleri askerlik hizmet ve görevlerinden, bu faaliyet sebebiyle işlendiği iddia edilen suçlar ise askeri suç sayılır.”
Yani bu gibi durumlarda yargılama yeri askeri mahkemelerdir. Dolayısıyla da iddia o ki; FETÖ’cüler darbenin bir gün öncesinde yürürlüğe giren bu yasayı beklediler ve kendileri açısından ters bir gelişme olması halinde askeri mahkemelerde yargılanma (o mahkemelerdeki çok sayıda hâkim ve savcının FETÖ’cü olduğu ortaya çıktı ve yürütülen soruşturma kapsamında ordudan ihraç edildi) yolunu hesapladılar. Dahası, şimdilik hesapları tutmadı ama dava AİHM’ye taşındığında bu yasayı gerekçe göstererek “Yargılamada usul hatası yapıldı” diyebilirler. Ki FETÖ’cülerden bazılarının yapacakları savunmalarını da bunun üzerine kurma hazırlığında olduğu söyleniyor. 
FETÖ’nün hesabıTabii bunlar olasılıklar ama FETÖ gibi TSK’nın ve devletin her kademesine sızmış bir örgütün yaptıkları dikkate alındığında, neler yapabileceğinin de asla göz ardı edilemeyecek bir durum olduğu çok net. Nitekim dün konuştuğum Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) Hukuk Komisyonu Başkanı Avukat Mehmet Erkan Akkuş da buna dikkat çekerek, yasayla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı: 
“Terör bahane edilerek, Genelkurmay kulislerinde hazırlanıp, 14 Temmuz 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren bu yasa FETÖ’nün nasıl sinsi ve hain bir örgüt olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bu yasayla komutanların soruşturulması, MİT personeli gibi katı izin prosedürüne bağlandı. Ve suça karışan komutanların yargılanması görevi askeri mahkemeye verildi. FETÖ’nün askeri yargıdaki bütününe ulaşan etkinliği göz önüne alındığında, bu yasanın gerekçesinde gizli niyet ortaya çıkıyor. Bu yasa komutanlara yasal zırh sunarken, emre itaatsizlik gibi askeri suçlara uygulanan erteleme hakkını ortadan kaldırmıştır. Böylelikle astlar, küçük rütbedeki askerler zapturapt altına alınmıştır. Esas duruşta başparmağın ayrı durmasının bile emre itaatsizlik olarak cezalandırıldığı garabet askeri yargı kararları ışığında, FETÖ’cü generaller bu yasadan aldığı yetkiyle tüm astlarını hapis cezası ve meslekten ihraçla tehdit etmiştir. Meclis’te kabul edilen anayasa değişikliği paketi içinde bulunan askeri mahkemelerin kapatılması maddesi, FETÖ’cülerin AİHM’de öne sürmesi muhtemel, ‘Kanunlar geçmişe yürümez, askeri mahkemede yargılanmadığımız için adil yargılanma hakkı ihlal edildi’ savunmasını bertaraf etmek için acilen yürürlüğe girmeli…”

 
 

İzmir’de “askeri casusluk” adıyla bilinen, 49’u muvazzaf asker toplam 357 sanığın yargılandığı ve beraatle sonuçlanan gizli bilgi ve belge bulundurma davasının FETÖ/PYD yapılanmasının bir kumpası olduğu ortaya çıktı. Şimdi aralarında hakim, savcı ve polislerin de olduğu bu kumpası tezgahlayanlar yargılanıyor. Ancak böyle kirli bir tezgahla suçlanarak ordudan atılanların mağduriyetleri ise  devam ediyor. Aralarında görevlerine iade edilenler oldu ama hala bu mücadeleyi sürdürenler var. Hem de ne şartlarda… Bunlardan birisi de Hava Astsubay Engin Aşlakçı ve hikayesi de son derece ilginç. Şöyle ki; Kumpas kapsamında “Askeri yasak bilgileri temin etmek ve fuhuşla” suçlanan Astsubay Aşlakçı yargılaması devam ederken Hava Kuvvetleri İstihbarat Daire Başkanlığı’nca sorgulandı. Ve bu sorguda ona da intihar eden Üsteğmen Nazlıgül Daştanoğlu’na olduğu gibi özel yaşama dönük (evlilik öncesi ilişkileri Facebook’taki fotoğrafları, paylaşımları vb) sorular yöneltildi. Sonrasında da devam etmekte olan yargılama sebep gösterilerek Silahlı Kuvvetler’den ilişiği (Şubat 2014) kesildi. Avukatı Mehmet Erkan Akkuş aracılığıyla işlemin iptali için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne (AYİM) başvuran Aşlakçı haklı bulundu (Ocak 2015) ve görevine geri dönerek Diyarbakır’daki birliğine katıldı. Ama bu da uzun sürmedi ve Milli Savunma Bakanlığı’nın karar düzeltme itirazı üzerine aynı mahkeme (AYİM 1. Daire) yine üçte iki oy çokluğuyla bu kararından (Temmuz 2015) döndü. Ve Astsubay Engin Aşlıkçı tekrar üniformasını çıkarmak zorunda kaldı. Bu karardan 6-7 ay sonra da (Şubat 2016) Aşlakçı’nın da aralarında bulunduğu “Askeri Casusluk Davası”nın tüm sanıkları beraat etti… O günden sonraki gelişmeler ise daha da ilginç. Askerlere casusluk ve fuhuş kumpasını kuranlar gibi Astsubay Aşlakçı’yı hukuka aykırı olarak sorgulayan Hava Kuvvetleri İstihbarat Daire Başkanlığı’ndaki bir çok hakim, asker FETÖ/PYD soruşturması kapsamında tutuklandı ve bugün mahkeme önünde hesap veriyorlar. Tabii yurt dışında firarda olanlar da var. Bu arada da referandum sonucuna bağlı olarak AYİM’in hepten kapatılması gündemde… Üniforma hayali Yeni deliller üzerine “yeniden yargılama” talebiyle bir kez daha AYİM’e, “adil yargılanma hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle de Anayasa Mahkemesi’ne başvuran Astsubay Aşlakçı şimdi yeniden üniformasına kavuşmak umudunu taşıyor… Bu gelişmeler nedeniyle dün astsubay Aşlakçı ile konuştum. Neler yaşadıklarını şöyle anlattı: “FETÖ’cüler kendi adamlarını yerleştirmek için bizim gibi insanları harcadılar. Şu an ne olacağım belirsiz. Anayasa Mahkemesi süreci ve AYİM’de yeniden yargılanma talebim devam ediyor. Aralık 2015’den 2016 Kasım ayına kadar işsizdim. Nereye başvurduysam kendi mesleğim ‘uçak bakımı’ üzerine hiçbir geri dönüş alamadım. Farklı sektörlere de başvurdum. Ama ya askeriyede aldığınız maaş kadar veremeyiz ya da haksız yere yargılandığım casusluk davası bahane edilerek iş verilmedi. Şimdi de FETÖ’den mi atıldın diye soruyorlar. Evliyim iki tane çocuğum var evim kira eşim çalışmıyor, hayatımı idame ettirmek zorundayım. Sağ olsun annem destek oldu. Son iki üç aydır da aile dostumuzun yemek firmasında şoförlük yaparak yemek dağıtıyorum…” Kendisi gibi haksız yere suçlanan askerlerden orduya geri dönenler olduğunu anlatan Aşlakçı’nın devamında söyledikleri de şunlardı: “Hapis yatıp geri dönenler de oldu ama benim gibi mağdur olan çok sayıda silah arkadaşım var. Aramızdaki WhatsApp grubuyla sürekli haberleşiyor, birbirimize destek veriyoruz. İşin en acı tarafı da elinizde uçak bakımı gibi mesleğiniz olmasına rağmen onu icra edememek. Pilotlara KHK ile geri dönüş yolu açıldı keşke bizler için de böyle bir fırsat yaratılsa.” Engin Aşlakcı’nın avukatı Mehmet Erkan Akkuş’un devam eden hukuki süreçle ilgili yorumu da şöyleydi: “Anayasa Mahkemesi’ne adil yargılanma hakkı ihlal edildiği için bireysel başvuru yapmıştık. Bunun yanında askeri casusluk davasından beraat kararı verildikten sonra, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne tekrar yargılamanın yenilenmesini istedik. Şu an askeri yargının kapatılmasını içeren Anayasa değişikliği gündemde. Referandumda kabul edilirse dünyada eşi benzeri olmayan AYİM kapatılıp, idari yargı birliği sağlanacaktır. Danıştay’ın daha adil bir yargılama ile müvekkilimizin mağduriyetini gidereceği kanaatindeyiz.”

Şehit pilotlar ile ilgili soruşturmada kritik gelişme 
MALATYA Akçadağ’da Şubat 2015’te iki F-4 savaş uçağı düştü. Kazada, biri kurmay binbaşı 4 pilot şehit oldu. Olay ile ilgili yürütülen soruşturmada ise yeni bir gelişme yaşandı. Malatya Erhaç Havalimanı’nda görevli astsubay Bekir Işık (31) için Askeri Mahkeme tutuklama kararı verdi. Işık’ın avukatı ise yaptığı açıklamada, pilotların fiziki teste girdikleri gün uçuşa çıkarıldıklarını belirterek, müvekkili Işık’a verilen görevleri eksiksiz yerine getirdiğini söyledi.

SONRA OKU

Şehit pilotlar ile ilgili soruşturmada kritik gelişme
18 Nisan 2017Hurriyet.com.tr

24 Şubat 2015 günü Malatya’nın Akçadağ ilçesinde iki F-4 uçağının düştüğü bilgisi TSK tarafından duyuruldu. Planlı gece uçuşunda düşen iki uçukta bulunan Kurmay Binbaşı Salih Sezer, Üsteğmen Salih Atalay ile Zeynel Özbahçeçi ve Onur Özkaya şehit oldu.

Olay ilgili yürütülen soruşturmada ise yeni bir gelişme yaşandı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı 8’inci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, 11 Nisan günü, hava trafik astsubayı Bekir Işık’ın tutuklanmasına karar verdi. Konya 3’ünca Ana Jet Üs Komutanlığı’nda görevli olan Işık, askeri mahkemedeki savunmasında, kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini belirtti. Işık, iniş talebine ise ise, kuledeki uçuş kontrol amiri Kurmay Binbaşı A. E. tarafından onay verildiğini aktardı.

‘SON ANDA UÇUŞA ÇIKARILDILAR’
Işık, o akşam uçuşa çıkan pilotların yorgun olduklarını daha sonra öğrendiğini aktardı. Işık “Son anda yapılan bir değişiklikle uçuşa çıktılar. Uçuş rotalarının değiştirildiğini öğrendim” dedi.Işık, 10 yıldır hava trafik astsubayı olarak görev yaptığını, binlerce uçağın inişine kule görevlisi olarak yardım ettiğini de aktardı. Işık, FETÖ ile ilgili herhangi bir soruşturmasının olmadığını belirterek “Olay sonrası yerimi değiştiren yüksek uçuş disiplin kurulu üyelerinin tamamı FETÖ’den tutuklandı” dedi.

BOZULAN ASKERİ DİSİPLİNİN TESİSİ…

Askeri Mahkeme ise, oy çokluğu ile aldığı kararda, Işık’ın,  ‘Bilinçli taksirle ölüme sebebiyet verme suçunu oluşturma yönünden kuvvetli suç şüphesine yönelik olguları taşıdığı’na hükmetti. Mahkeme kararında, olaydan iki yıl sonra verilen tutuklama kararının gerekçesinde ayrıca “Bozulan askeri disiplinin yeniden tesisi için gerekir” denildi.

UÇUŞ GÜNÜ TESTE GİRDİLER

Işık’ın Avukatı Mehmet Erkan Akkuş ise karara itirazda bulundu. Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı  Askeri Mahkemesi’ne gönderilen itiraz dilekçesinde, düşen iki uçaktaki pilotların olay günü  Fiziksel Yeterlilik ve Dayanıklılık Testi’ne katıldıklarına işaret etti. Av. Akkuş, 1974 yılında TSK envanterine giren F-4
uçaklarının “Uçan Tabut” olarak görüldüğüne işaret ederek, olaydan sonra envanterden çıkarıldıklarını aktardı.

Akkuş, konu ile ilgili yaptığı açıklamada ise  “Uçak kazası sebebiyle yapılmış kaza kırım raporu ve müşterek kaza raporlarında, Radar Kontrolörü Astsubay Bekir Işık’ın talimatlarına uyulmuş olsaydı bu elim kazanın yaşanmayacağı zabıt altına alınmıştır. Kule ses kayıtları incelendiğinde pilotların istekleri şeklinde uygun olarak yaklaşma ve dönüş talimatı müvekkilim tarafından verilmiştir. Genel kanı pilotların fiziki yeterlilik testinden sonra yeteri kadar dinlendirilmeden uçuşa çıktığı yönündedir.  Askeri mahkemelerin kapatılmasının dayanağı olan referandumdan önce alelacele müvekkilimin tutuklanmasını manidar bulunuyor. Askeri mahkeme tutuklama gerekçesi olarak bozulan askeri disiplinin tesisini göstermiştir. Olayın üzerinden iki yıl geçmiş olması, müvekkilimin kendisine tevdi edilen görevleri harfiyen yerine getirmiş olması göz önüne alındığında tutuklama gerekçesine askeri disiplinin bozulmasının gösterilmesinin mantıki izahı yok” dedi.

 
SÜTBANK benzeri bir sistemle faaliyet gösteren iki ayrı şirketin daha 500’e yakın kişiden para topladığı anlaşıldı. Konya Ereğli merkezli İMGA Et ve SütÇiftlik Banktan sonra Sütbank da battı
 Ürünleri ile Tokat Zile’de bulunan Akçay Besicilik ve Süt Hayvancılığı San. şirketi, aylık süt parası vaadi ile milyonlarca lira topladı. Üyeler, yatırdıkları paraları almak için icra takibi yapsa da sonuç alamadı. Bir kısım üye avukatı Mehmet Erkan Akkuş “Bu paravan şirketlere şehidin tazminatını dahi kaptıran şehit ailesi müvekkillerim var. Türk Ticaret Kanunundaki yasal boşluktan yararlanan bu kötü niyetli kişiler çok ciddi mağduriyete yol açtılar. Başbakanlıktan bu duruma el koyup, zararların giderilmesi ve suç işleme ve dolandırıcılık kastı ile hareket edenlerin cezalandırılması için kriz masası kurması gerekir” dedi.

KORUYUP KOLLADILAR
Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede, Aytuğ Denk ve Kubilay Selçuk’un kendilerine yöneltilen suçlamayı işledikleri belirtildi. Her ikiFETÖden tutuklu eski generale yeni dava
şüpheli de, haklarındaki suçlamayı kabul etmedi. ‘Taksirle ölüme neden olma’ suçundan açılan dava Karşıyaka Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Yıldırım Ailesi’nin Avukatı Mehmet Erkan Akkuş “Askeri Yargının kapatılması için yirmi yılı aşkın uzun soluklu bir mücadele verdik. Bu uğurda astsubaylar, uzman çavuşlar kimi zaman mesleklerinden atılarak kimi zamanda bizim gibi askeri ceza evinde özgürlüğünden mahrum bırakılarak çok ağır bedeller ödedi. Askeri yargının kapatılmasından sonra, karar veren hakimler ve savcılar şehit Gökhan Yıldırım’ın vefatının sorumlusu FETÖ mensubu generalden yargı önünde hesap soracak. Bizim ısrarlı başvurlarımıza, dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri Muharrem Köse ve ekibi ısrarla ret ediyordu.”

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/gokhan-yildirimin-40781862

KAPAT
Open chat
1
Merhabalar. Her türlü sorununuz için ve randevu için bize yazabilirsiniz.
Powered by